Kedi Karam’ın Gülmece Bahçesi’nde Başına Gelenler
Konu: Dünyanın en ciddi kedisi Kedi Karam, bir gün ormanda kaybolur ve her şeyin tersine döndüğü, herkesin güldüğü, ağaçların bile şaka yaptığı Gülmece Bahçesi’ne düşer. Bahçenin büyülü kurallarına göre, oradan çıkmak için en az bir kez gülmek gerekir. Ama Karam, doğası gereği asla gülmez. Bahçedeki Şakacı Sincap, Tersine Akan Nehir, Gülücük Çiçekleri ve Hoppala Kelebeği, onu güldürmek için akla hayale gelmeyecek komik oyunlar düzenler. Her denemede başarısız olan Karam, sonunda kendi ciddiyetinin içinde gizli kalmış bir neşeyi keşfeder. Masal, gülmeyi unutanların, aslında en çok gülmeyi hak ettiklerini ve neşenin paylaştıkça çoğaldığını anlatır.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, dünyanın en ciddi köşesinde, dünyanın en ciddi evinde, dünyanın en ciddi kedisinden daha ciddi bir kedi yaşarmış. Adı, Karam imiş.
Kedi Karam, ciddiydi. Öyle böyle değil, tam anlamıyla, bildiğiniz, gördüğünüz, duyduğunuz en ciddi kedi imiş. Gülmezmiş. Tebessüm etmezmiş. Hatta burnunun ucundaki beni bile ciddi imiş. Sabah kalkar, ciddi ciddi esner. Kahvaltısını, ciddi ciddi yer. Fare kovalarken, ciddi ciddi koşar. Fareyi yakalayınca da, ciddi ciddi bakar. Sanki dünyanın bütün dertleri, onun omuzlarındaymış gibi. Sanki gökyüzü, onun başının üstünde duruyormuş gibi. Sanki ay, onun izniyle doğuyormuş gibi.
Karam’ın komşuları, ona gülerlermiş. “Karam,” derlermiş. “Bir gül artık. Dünya güzel.”
Karam, kulaklarını çevirir, ciddi ciddi der imiş: “Gülmek, vakit kaybıdır. Benim işim var. Dünya sorunları var. Fareler çoğalıyor. Gökyüzü yerinde durmuyor. Balıklar, sudan çıkıp yürüyebilir mi, diye düşünmek lazım. Bunlar, ciddi meseleler.”
Komşu köpek Havhav, kuyruğunu sallar, “Ama Karam,” der imiş. “Balık zaten yürüyemez ki. Bu komik bir düşünce.”
Karam, kaşlarını çatar, ciddi ciddi cevap verir imiş: “Yürüyemez şimdilik. Ama yarın? Kim bilir? Ben, yarını düşünürüm. Siz, bugünü gülersiniz.”
Ve öylece, Kedi Karam, gülmeden, eğlenmeden, oynamadan, ciddi ciddi yaşarmış. Ta ki o kader gününe kadar.
O gün, Karam, ormanda ciddi ciddi yürüyüyormuş. Çünkü ormanın da bir düzeni olmalıymış. Ağaçlar neden yukarı büyür? Yapraklar neden düşer? Mantarlar neden şemsiye gibi? Bunlar, Karam’ın kafasını meşgul eden, ciddi, çok ciddi sorular imiş.
Yürümüş, yürümüş, yürümüş. Ağaçlar, git gide tuhaf olmaya başlamış. Birinin yaprakları, kare imiş. Ötekinin dalları, ip gibi sallanıyormuş. Bir başkasının gövdesi, mor imiş. Karam, durmuş, kaşlarını çatmış. “Bu,” demiş ciddi ciddi, “normal değil.”
Ama yürümüş. Çünkü Karam, geri dönmek nedir bilmez imiş. Geri dönmek, pes etmek demekmiş. Pes etmek ise, ciddi bir kedi için yakışık almazmış.
Birden, önünde, devasa bir çit belirmiş. Çit, gülümseyen yüzlerden yapılmış. Her tahta, bir gülümseyen ağız. Çitin üzerinde, bir tabela varmış. Tabelada şöyle yazıyormuş: “Gülmece Bahçesi — Burada Gülmek Yasak Değil, Zorunlu!”
Karam, tabelayı okumuş. Kaşlarını, daha da çatmış. “Gülmek zorunlu mu?” demiş. “Bu, ciddi bir ihlal. Gülmek, zorunlu olamaz. Gülmek, isteğe bağlıdır. Ben, istemiyorum. Dolayısıyla, girmiyorum.”
Ama tam dönecekken, çitin kapısı, kendi kendine açılmış. İçeriden, bir ses duyulmuş. Sanki bin tane çan, aynı anda çalmış. Sanki bin tane çocuk, aynı anda kıkırdamış. Sanki bin tane tavşan, aynı anda zıplamış.
“Hoş geldin, Kedi Karam!” demiş ses. “Biz de seni bekliyorduk!”
Karam, içeri çekilmiş. Çünkü o ses, onu içeri çekmiş. Sanki bir el, patisinden tutmuş. Sanki bir rüzgâr, kuyruğundan üflemiş. Ve işte, Gülmece Bahçesi’nin içindeymiş.
Önce, ayaklarının altındaki çimi görmüş. Çim, yeşil değil, sarıymış. Sarı da değil, her yaprağında minik minik gülümseyen ağızlar varmış. Karam, bir adım atmış, çimler kıkırdamış. “Gıdı gıdı!” demişler. “Patilerin, tırtıklı!”
Karam, patilerine bakmış. Patileri, her zamanki gibi, tırtıklıymış. Ama çimlerin bunu fark etmesi, onu rahatsız etmiş. “Susun,” demiş ciddi ciddi. “Ben, ciddi bir kediyim. Benimle dalga geçmeyin.”
Çimler, daha çok kıkırdamış. “Ciddi misin? Gerçekten mi? Ama senin bıyıkların, sallanınca komik oluyor!”
Karam, bıyıklarını sallamamaya çalışmış. Ama bıyıklar, onun bıyığı imiş. Sallanmadan duramazlarmış. Nefes alınca sallanmışlar. Göz kırpınca sallanmışlar. Hatta düşününce bile sallanmışlar. Ve çimler, her sallanışta, daha çok gülmüş.
Karam, çimlerden kaçmış. Ama nereye kaçsa, komiklik oradaymış. Karşısında, bir ağaç varmış. Ama bu ağaç, ters büyümüş. Kökleri yukarıda, dalları aşağıda. Yaprakları, toprağın altında. Karam, ağaca bakmış. “Sen,” demiş ciddi ciddi, “nasıl yaşıyorsun?”
Ağaç, gülmüş. Ağaçların güldüğünü duydunuz mu? Duymadıysanız, bir Gülmece Bahçesi’ne gidin. Ağaçlar, “hahaha” diye güler imiş. Bu ağaç da öyle gülmüş. “Ben,” demiş, “ters yaşarım. Çünkü düz yaşamak, sıkıcı. Sen de ters dene. Belki eğlenirsin.”
Karam, ciddi ciddi başını sallamış. “Ben, ters yapmam. Ben, düz yaparım. Düz, doğrudur. Ters, hatadır.”
Ağaç, daha çok gülmüş. Yaprakları, toprağın altından çıkıp, Karam’ın burnunu gıdıklamış. Karam, hapşurmuş. “Hapşuuu!” Ağaç, bu hapşırığı duyunca, gövdesi sallanmış, dalları zıplamış, kökleri havada sallanmış. “Hapşırman,” demiş, “komikti!”
Karam, burnunu silip, ilerlemiş. Karşısında, bir nehir varmış. Ama bu nehir, tersine akıyormuş. Su, aşağıdan yukarıya, denizden dağa doğru gidiyormuş. Karam, nehrin kenarına çökmüş. “Su,” demiş ciddi ciddi, “neden yukarı akıyorsun?”
Nehir, cevap vermiş. Ama nehirlerin sesi, “şırıl şırıl” imiş. Bu nehir de öyle konuşmuş. “Şırıl şırıl, şırıl şırıl!”
Karam, anlamamış. “Ne dedin?”
Nehir, bir dalga yollamış. Dalga, Karam’ın üzerine çıkmış. Karam, ıslanmış. Kedi ıslanınca, ne olur? Tüyleri, sokak köpeği gibi olur. Karam, aynaya baksaydı, kendini tanıyamazmış. Ama nehir, onun için bir ayna yapmış. Suyun içinde, Karam’ın yansıması varmış. Karam, yansımasına bakmış. Ve yansıması, ona dil çıkarmış.
Karam, şaşırmış. “Sen,” demiş, “ben misin?”
Yansıma, başını sallamış. “Ben, senin komik halinim. Islanmış tüylerin, sana çok yakışmış. Sanki bir köpek, kedi kılığına girmiş.”
Karam, ciddi ciddi homurdanmış. “Ben, köpek değilim. Ben, ciddi bir kediyim.”
Yansıma, gülmüş. “Ciddi mi? Islak kedi, ciddi olamaz. Islak kedi, komiktir. Her zaman. Bu, evrenin kuralıdır.”
Karam, nehirden uzaklaşmış. Üzeri sırılsıklam. Tüyleri, bir fırça gibi dikilmiş. Burnunun ucu, damla damla. Ve her adımında, patileri, “cıp cıp” diye ses çıkarıyormuş. Arkasından, nehir, ağaç, çimler, hepsi gülmüş. “Cıp cıp! Cıp cıp!”
Karam, sinirlenmiş. Ama sinirlenince de, bıyıkları daha çok sallanmış. Ve herkes, daha çok gülmüş.
Tam o sırada, bir sincap belirmiş. Ama bu sincap, sıradan bir sincap değilmiş. Kuyruğu, şemsiye gibi açılıyormuş. Gözleri, iki tane sarı top gibi, zıp zıp zıplıyormuş. Adı, Şakacı Sincap imiş.
“Merhaba, Kedi Karam!” demiş Sincap. “Ben, seni güldürmekle görevliyim. Bahçenin kuralı budur. Buraya giren, gülecek. Gülmeyen, çıkamaz.”
Karam, kulaklarını dikmiş. “Ben,” demiş, “gülemem. Doğamda yok. Benim genlerimde, gülme yoktur. Annem gülemezdi. Babam gülemezdi. Dedemin dedesi, hiç gülmemiş. Biz, ciddi bir soydan geliriz.”
Şakacı Sincap, kuyruğunu sallamış. “Herkeste vardır. Sadece, üstü tozlanmıştır. Ben, o tozu alacağım. Hazır mısın?”
Karam, hazır olmadığını söyleyecekken, Sincap, bir fındık fırlatmış. Fındık, Karam’ın kafasına çarpmış. Ama çarpınca, “pof!” diye ses çıkarmış. Ve o ses, tuhaf imiş. Sanki birisi, yastığa vuruyormuş. Sanki birisi, balon patlatıyormuş.
Karam, kafasını tutmuş. “Acıdı!” demiş.
Sincap, gülmüş. “Acımadı. Komik oldu. ‘Pof!’ dedi. Duydun mu?”
Karam, duymuş. Ama gülmemiş. “Bu,” demiş, “komik değil. Bu, fiziksel bir temas. Fındık, kafama çarptı. Enerji transferi oldu. Bu, bilim. Bilim, ciddidir.”
Sincap, ikinci fındığı fırlatmış. Bu sefer, fındık, Karam’ın burnuna çarpmış. Ve yine, “pof!” demiş. Ama bu sefer, Karam’ın burnu, kıpkırmızı olmuş. Kırmızı burun, ıslak tüyler, dikilen bıyıklar… Karam, bir palyaçoya benzemiş.
Sincap, yerde yuvarlanmış. “Hahaha! Burnun, domates gibi!”
Karam, burnunu ovuşturmuş. “Domates değil. Burun. Kedi burnu. Islanmış. Kırmızılaşmış. Normal bir biyolojik reaksiyon.”
Sincap, üçüncü fındığı fırlatmış. Bu sefer, fındık, Karam’ın kuyruğuna çarpmış. Karam, zıplamış. “Aaa!” diye bağırmış. Ve bağırdığı ses, tuhaf çıkmış. Sanki bir ördek, boğazında kalmış. Sanki bir tavuk, piyano çalıyormuş.
Sincap, gözyaşlarına boğulmuş. “Aaa! dedin! Ördek gibi!”
Karam, kuyruğunu tutmuş. Yüzü, ciddi. Ama içinde, garip bir his. Sanki bir şey, karnının içinde, zıp zıp zıplıyormuş. Sanki bir kelebek, karnında uçuşuyormuş. Bu his, neydi? Karam, bilmiyordu. Çünkü Karam, hiç hissetmemişti.
Tam o sırada, Hoppala Kelebeği belirmiş. Kelebek, morumsu, yeşilimsi, sarımsı renklerdeymiş. Kanatlarında, minik minik gülümseyen yüzler varmış. Kelebek, Karam’ın burnunun ucuna konmuş.
“Karam,” demiş Kelebek. “Sen, aslında çok komik bir kedisin. Sadece, kendini görmüyorsun. Bak, aynaya.”
Kelebek, kanadıyla işaret etmiş. Karşıda, bir ayna varmış. Ama bu ayna, tuhaf bir aynaymış. İçinde gördüğün, seni değil, senin en komik halini gösteriyormuş.
Karam, aynaya bakmış. Ve gördüğü şey, onu şok etmiş. Aynada, ıslak tüylü, kırmızı burunlu, dik bıyıklı, sırılsıklam, patileri “cıp cıp” eden bir kedi varmış. Ve o kedi, dans ediyormuş. Dans ederken, kuyruğu, bir sopa gibi sallanıyormuş. Kulakları, bir çan gibi çınlıyormuş. Ve o kedi, gülüyormuş. Kahkaha atıyormuş. “Hahaha! Hihihi! Hohoho!”
Karam, aynadaki kediye bakmış. “Bu,” demiş, “ben miyim?”
Ayna, cevap vermiş. “Bu, senin içindeki kedi. Sen, dışarıda ciddisin. Ama içinde, bir palyaço yatıyor. O palyaço, seni güldürmek istiyor. İzin verecek misin?”
Karam, düşünmüş. Çok ciddi düşünmüş. Düşünürken, bıyıkları sallanmış. Islak tüyleri, damla damla. Kırmızı burnu, par par. Ve o anda, karnındaki kelebek, daha çok zıplamış. O kelebek, neşe kelebeği imiş.
Ve Karam, bir ses duymuş. Sanki kendi sesi, ama değil. Sanki bir başkası, ama o. Sanki… kahkaha. Küçük bir kahkaha. “Hıhı.” Sonra, biraz daha büyük. “Hıhıhı.” Sonra, daha büyük. “Hahahaha!”
Karam, gülmüş. İlk kez. Hayatında ilk kez. Gözleri, yaşarmış. Karnı, ağrımış. Çünkü gülmek, karnı ağrıtırmış. Ama o ağrı, güzel bir ağrıymış.
Şakacı Sincap, zıplamış. “Güldü! Kedi Karam güldü!”
Gülmece Bahçesi, coşmuş. Çimler, daha çok kıkırdamış. Ağaç, kökleriyle zıplamış. Nehir, tersine şarkı söylemiş. Yansıma, dans etmiş. Hoppala Kelebeği, etrafında tur atmış.
Karam, gülmeye devam etmiş. “Hahaha! Ben, ne kadar komikmişim! Islak tüylerim, sopa gibi kuyruğum, ördek sesim!”
Ve o anda, Gülmece Bahçesi’nin kapısı, kendi kendine açılmış. Çünkü kural, yerine gelmiş. Gülmek, zorunluymuş. Ve Karam, gülmüş.
Ama Karam, çıkmamış. Çünkü gülmek, o kadar güzelmiş ki, biraz daha kalmak istemiş. Şakacı Sincap’la, fındık oynamış. Ama bu sefer, fındıklar, Sincap’ın kafasına çarpmış. “Pof!” Karam, gülmüş. Sincap da gülmüş.
Hoppala Kelebeği, ona kanatlarında tur atmış. Karam, kelebeği kovalamış. Ama kelebek, çok hızlıymış. Karam, duvara çarpmış. “Pof!” Yine gülmüşler.
Ters akan nehir, onu ıslatmış. Ama bu sefer, Karam, ıslanmaya gülmüş. “Cıp cıp!” diye ses çıkarmış patileri. Ve herkes, onunla birlikte gülmüş.
Akşam olunca, Karam, Gülmece Bahçesi’nden ayrılmış. Ama ayrılırken, cebine, bir avuç Gülmece Tohumu almış. Şakacı Sincap vermiş. “Bunları,” demiş Sincap, “evinin bahçesine ek. Her sabah, sularsan, gülersin.”
Karam, köyüne dönmüş. Komşu köpek Havhav, onu görmüş. “Karam,” demiş. “Yine ciddi misin?”
Karam, ciddi ciddi bakmış. Havhav, kuyruğunu kıstırmış. Ama o anda, Karam’ın ağzının kenarı, yukarı kıvrılmış. Gözleri, parlamış. Ve “hıhı” diye bir ses çıkarmış.
Havhav, şaşırmış. “Güldün mü sen?”
Karam, başını sallamış. “Güldüm. Ve bir daha, asla tamamen ciddi olmayacağım. Çünkü dünya, ciddi olmaya değmez. Dünya, gülmeye değer.”
O geceden sonra, Kedi Karam, değişmiş. Sabah kalkar, esnerken, “hıhı” diye güler olmuş. Fare kovalarken, kendi patilerine basıp düşer, güler olmuş. Ağaçlara tırmanırken, dal kırılır, düşer, yine güler olmuş.
Ve bir gün, Karam’ın bahçesinde, Gülmece Tohumları’ndan, minik minik gülümseyen çiçekler açmış. Komşuları, o çiçekleri görmeye gelirmiş. Her gelen, güler, gider imiş. Çünkü o çiçekler, kokladıkça, insanı gıdıklarmış.
Karam, bazen akşamları, Gülmece Bahçesi’ne gider olmuş. Şakacı Sincap’la, Hoppala Kelebeği’yle, Ters Ağaç’la, Ters Nehir’le oynar imiş. Ve her döndüğünde, cebinde, bir avuç kahkaha getirir imiş.
Köylüler, “Karam değişti,” der olmuşlar. “Eskiden ciddiydi. Şimdi, neşeli.”
Karam, duyardı. Ciddi ciddi cevap vermezdi artık. Güler, derdi ki: “Eskiden, ciddi olduğumu sanıyordum. Aslında, sadece gülmeyi unutmuştum. Şimdi, hatırladım. Ve unutmayacağım.”
Ve yaşadı, mutlu oldu. Islak tüyleriyle, kırmızı burnuyla, ördek sesiyle, sopa kuyruğuyla. Çünkü mutluluk, mükemmel olmakta değil, kendinle gülmekte imiş. Ve Kedi Karam, en çok kendine gülen kedi olmuş.
Ve bu masal, burada biter. Ama kahkahanız, hâlâ devam eder. Çünkü her çocuğun kalbinde, bir Gülmece Bahçesi vardır. Sadece, o bahçenin kapısını aralamak lazımdır. Ve kapıyı aralayan, ilk kahkahanız olur.
