Büyük Şehrin Kayıp Hazinesi

Büyük Şehrin Kayıp Hazinesi

Konu: İki kardeş olan Cem ve Elif, dedelerinin tavan arasında eski bir harita bulur. Haritadaki üç ipucu onları şehrin farklı köşelerine götürür. Çarşıda, parkta ve eski mahallede küçük bulmacalar çözerken yeni arkadaşlar edinir ve insanlara yardım ederler. Üçüncü ipucunda “hazine” olarak buldukları şey, dedelerinin çocukluğundan kalma unutulmuş bir bahçedir. Çocuklar mahalleliyle birlikte bu bahçeyi yeniden canlandırır ve gerçek hazinenin altın değil, dostluk olduğunu keşfeder.

Bir varmış, bir yokmuş. Deniz kıyısındaki büyük bir şehirde, dar sokakları, upuzun caddeleri ve kırmızı çatılı evleriyle bilinen sıcak bir mahallede, eski bir apartman varmış. Bu apartmanda iki kardeş yaşarmış. Büyük olanın adı Cem’miş, on yaşında, kıvırcık siyah saçlı, gözleri parlayan hareketli bir çocukmuş. Küçük olanın adı Elif’miş, yedi yaşında, uzun saçlı, biraz utangaç ama meraklı bir kızmış. Elif, abisini her yerde takip edermiş. Çünkü abisinin keşifleri her zaman ilginçmiş.
Dedeleri Hasan Amca, onlarla aynı apartmanda otururmuş. Emekli bir öğretmen olan Hasan Amca, saçları beyazlamış ama bakışları hâlâ bir çocuk gibi meraklıymış. Eski günlerden çok söz edermiş. Çocukluğunda bu şehirde koştuğunu, çay bahçelerinde oturduğunu, mahalledeki insanlarla bayramlar kutladığını anlatırmış.

Büyük Şehrin Kayıp Hazinesi

Bir yaz günü Cem ve Elif, dedelerinin evinde oynuyordu. Anneleri çarşıya gitmiş, “dedenizle kalın” demişti. Hasan Amca koltuğa uzanmış, hafifçe kestiriyordu. Çocuklar sıkılıyordu.
— Elif, dedenin tavan arasına çıkalım mı? dedi Cem.
— Orada ne var? diye sordu Elif.
— Bilmiyorum, dedi Cem. — Eski eşyalar var. Belki ilginç bir şeyler buluruz.
— Tamam, gidelim.
Tavan arasına çıktılar. Merdiven gıcırdayarak onları yukarı taşıdı. Tozlu, eski eşyalarla dolu bir yerdi. Eski sandıklar, çerçeveler, gazeteler, kitaplar, bohçalar… Hepsinin üstü ince bir toz tabakasıyla kaplıydı. Küçük bir pencereden giren ışık, toz zerreciklerini dans ettiriyordu.
Cem bir köşede eski bir sandık buldu. Ahşaptan yapılmıştı, kenarları demir çivilerle süslüydü. Üzer

inde soluk harflerle “H.D. 1958” yazıyordu.
— Elif, bak! dedi. — Bu dedenin sandığı.

Elif, abisinin yanına geldi. İçinde eski mektuplar, küçük bir defter, eski bir cep saati ve katlanmış bir kağıt vardı. Kağıt sararmıştı ama üzerine dikkatle çizilmiş bir şey vardı.
Cem kağıdı açtı. Bir haritaydı!
— Elif, dedi heyecanla, — bir hazine haritası!
Elif’in gözleri faltaşı gibi açıldı.
— Gerçekten mi?
— Bak, dedi Cem. — Çizgiler var, yerler var. Hatta notlar var.
Haritada şehrin bir kısmı çizilmişti. Tanıdık yerler vardı: çarşı, park, eski çeşme, dedelerinin sokağı. Bir de kırmızı X işareti olan bir yer.
Haritanın kenarında küçük bir not vardı:
“Üç ipucu, üç adım. Hazine, şehrin kalbinde saklı.”
Cem ve Elif heyecanlandı. Dedelerine sormaya karar verdiler. Aşağıya indiler. Hasan Amca uyanmıştı, çayını içiyordu. Çocuklara gülümsedi.
— Dede, bu harita ne? diye sordu Cem, haritayı uzatarak.
Hasan Amca haritayı aldı. Bir süre baktı. Gözlüklerini düzeltti, kaşlarını çattı, sonra gözleri parladı.
— Bu… dedi yavaşça, — bu benim büyükbabamın haritası. Çocukluğumda bana vermişti. Ben de on beş yaşımdaydım o zaman.
— Hazine gerçekten var mı?
— Vardı bir zamanlar, dedi Hasan Amca düşünceli düşünceli. — Ama yıllar oldu, kimse bakmadı. Belki hâlâ oradadır. Belki de kaybolmuştur.
— Hazine neymiş, dede? diye sordu Elif.
— Söyleyemem canım. Önce siz bulun.
— Ama biz çocuğuz, dedi Elif.
— Tam da bu yüzden, dedi Hasan Amca gülümseyerek. — Belki siz, bizim yapamadığımızı yaparsınız.
— Nasıl yani?
— Birlikte öğrenirsiniz. Hem yol hem de hazine sizi bekliyor.
Cem ve Elif birbirlerine baktılar. Heyecan doruktaydı.
— İlk ipucu nerede? dedi Cem.
— Çarşıda, dedi dede. — Ama dikkatli olun. Tehlikeli değil ama her şeyi dikkatle okuyun.

Büyük Şehrin Kayıp Hazinesi

İki kardeş haritayı açtılar. İlk ipucu şöyle yazıyordu:
“Çarşıdaki saatçi dükkânının arkasındaki duvarı gör. Orada bir kedi resmi var. Kedinin gözü sana ikinci adımı söyler.”
Cem ve Elif yola çıktılar. Çarşıya gittiler. Çarşı, rengârenk dükkanları, eski binaları, kalabalık sokaklarıyla ünlüymüş. Kumaşçılar, baharatçılar, tuhafiye dükkanları… Hepsi yan yana sıralanmıştı. İnsanlar koşuşturuyor, esnaf birbirine sesleniyordu.
Saatçi dükkânını aradılar. Dar bir sokakta, küçük bir dükkân buldular. Üzerinde “Saatçi Rıfat Usta” yazıyordu. Dükkânın arkasına geçtiler.
Orada eski bir duvarda, gerçekten bir kedi resmi vardı. Kedi turuncu renkteydi, eski usul boyanmıştı. Kedinin gözleri kırmızıydı.
Elif gözlerini kırpıştırdı.
— Abi, gözler kırmızı. Ne anlama geliyor?
Cem düşündü.
— Kırmızı… Kırmızı elmalar vardır, kırmızı çatılar vardır. Belki kırmızı çatılı bir yer.
Tam o sırada dükkândan yaşlı bir adam çıktı. Elinde küçük bir saat, gözlükleri alnına itilmişti.
— Merhaba çocuklar, dedi. — Ne arıyorsunuz?
— Bir kedi resmi arıyorduk, dedi Cem.
— Buldunuz, dedi adam gülümseyerek. — Ama bu kedinin hikâyesini biliyor musunuz?
— Hayır.
— Bu kedi, elli yıl önce çarşının kedisiydi. Adı Tekir’di. Çarşıdaki herkes onu tanırdı. Tuhafiyeci Hüseyin ona süt verirdi. Kumaşçı Fatma ona balık koyardı. Kuaför Mehmet onunla oynardı. Tekir sadece bir kedi değildi. O, çarşı esnafının dostuydu. Çarşıya neşe getirirdi.
— Ne oldu Tekir’e? diye sordu Elif.
— Yaşlandı, dedi saatçi ustası. — Sonra uyuyakaldı bir gün. Ama çarşı esnafı onu unutmadı. Bu resmi yaptırdılar. Şimdi herkes gelip onu selamlar.
Cem ve Elif duygulandı.
— Siz neden bu duvarın arkasındasınız? diye sordu adam.
— Bir hazine arıyoruz, dedi Cem.
Saatçi ustası gülümsedi.
— Hazine arayan çocukları severim. Haydi size bir şey göstereyim.
Adam onları dükkânına götürdü. Tezgahın altından eski bir kutu çıkardı. İçinde küçük notlar vardı. Her nota küçük bir kalp çizilmişti.
— Bunlar, eski çarşı esnafının notları, dedi adam. — Herkes buraya bir dilek yazarmış. Siz de yazabilirsiniz.
Elif bir kağıda “Yeni arkadaşlar istiyorum” yazdı. Cem ise “Bir keşif yapmak istiyorum” yazdı.
— Çok güzel, dedi saatçi ustası. — Şimdi ikinci ipucu için parka gidin. Parktaki en eski çınar ağacının altında bir şey var.
İki kardeş parka gitti. Park, yeşillikler içinde, büyük bir park. Çocuklar salıncak sallıyor, yaşlılar banklarda oturuyor, anneler bebek arabalarını itiyordu. Çınar ağacını aradılar. Çok büyük, çok eski bir ağaçtı. Gövdesi o kadar kalındı ki iki çocuk kollarını açsa yine de kucaklayamazdı. Dalları geniş, yaprakları koyu yeşildi.
Ağacın altına baktılar. Küçük bir taş vardı. Taşın altına bir not yapıştırılmıştı. Notta şöyle yazıyordu:
“Eski çeşme susamış olabilir. Çeşmenin suyu akar mı, kontrol et. Eğer akmıyorsa, bir parça yardım belki iyi gelir.”
Çocuklar haritaya baktılar. Çeşme, parkın bir köşesindeydi. Koşarak gittiler. Çeşme eski, yosunluydu. Taştan yapılmıştı, üstünde küçük bir kuş heykeli vardı. Suyu akmıyordu.
— Hay aksi, dedi Elif. — Yine mi çeşme?
— Bu sefer başka çeşme, dedi Cem. — Ama aynı şekilde çalışmıyor.
Cem çeşmeyi inceledi. Küçük bir kolu vardı. Çekti. Bir şey olmadı. Bir daha çekti. Yine bir şey olmadı.
— Belki suyu yoktur, dedi Elif.
Tam o sırada yanlarına bir çocuk geldi. Adı Mert’miş. On yaşında, kısa saçlı bir çocukmuş. Cebinde küçük bir not defteri, elinde küçük bir kalem vardı.
— Merhaba, dedi Mert. — Çeşmeyle mi uğraşıyorsunuz?
— Evet, dedi Cem. — Ama suyu akmıyor.
— Çünkü su borusunda küçük bir taş vardır, dedi Mert. — Babam belediyede çalışıyor. Öğretti bana.
— Çıkarabilir misin?
— Belki. Bakayım.
Mert küçük bir dal parçasıyla boruyu karıştırdı. Birkaç dakika uğraştı. Sonra küçük bir “şırıl” sesi geldi. Su akmaya başladı! Berrak su çeşmeden aşağıya dökülüyordu.
— Yaşasın! diye bağırdı Elif, ellerini çırparak.
Parktaki çocuklar alkışladı. Yaşlı bir amca gülümsedi.
— Çok teşekkür ederiz çocuklar, dedi amca. — Bu çeşme benim çocukluğumdan kalma. Babamla buraya gelirdik. Benim için çok değerli.
— Biz teşekkür ederiz, dedi Cem. — Mert olmasaydı yapamazdık.
Mert, Cem ve Elif’e baktı.
— Siz neden hazine arıyorsunuz?
— Bir haritamız var, dedi Cem. — Üç ipucu, üç adım. Hazine, şehrin kalbinde saklı.
— Ben de gelebilir miyim?
— Tabii! dedi Elif. — Birlikte daha güzel.
Üç arkadaş haritayı inceledi. Üçüncü ipucu şöyle yazıyordu:
“Eski mahalle evlerinin arasında, küçük bir kapı. Kapıyı aç. İçinde ne varsa, al. Hazine senindir.”
Eski mahalle evleri, çarşıdan uzak değildi. Dar sokaklarda, birbirine bitişik evler vardı. Çatıları kırmızıydı, duvarları yosunluydu. Çocuklar evlerin arasında yürüdüler. Bir köşede, küçük bir kapı gördüler.
Kapı eskiydi. Ahşaptan yapılmıştı, üzerinde küçük bir demir halkası vardı. Kapının üstünde, zamanla solmuş bir yazı vardı: “Hasan Bahçesi”.
Cem kalbi hızla atarak halkayı tuttu. Çekti. Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerisi küçük bir bahçeydi. Çok küçük, bir oda kadar. Etrafını duvarlar çevreliyordu. İçinde eski bir çeşme, birkaç saksı, kırık bir bank vardı. Bahçe bakımsızdı. Otlar büyümüştü, sarmaşıklar duvarlara tırmanmıştı. Ama toprağın kokusu hâlâ tazeydi.
— Burası hazine mi? diye sordu Elif.
— Galiba, dedi Cem.
Bahçenin ortasında, küçük bir taş vardı. Taşın altında eski bir kutu vardı. Kutu tahtadan yapılmıştı, üzerine küçük çiçekler oyulmuştu.
Cem kutuyu açtı. İçinde küçük bir defter, birkaç eski fotoğraf ve küçük bir çiçek tohumu vardı. Tohum, küçük bir kâğıda sarılmıştı.
Defterin ilk sayfasında şöyle yazıyordu:
“Sevgili torunum, bu bahçe bana aittir. Ben küçükken burada çiçek yetiştirirdim. Gül yetiştirirdim, menekşe yetiştirirdim, fesleğen yetiştirirdim. Komşularıma hediye ederdim. Komşular da bana sebze getirirdi. Bu bahçede dostluk büyürdü. Şimdi bu bahçe senin. Ona iyi bak. Çiçekler, insanları sevindirir.”
İmza: “Hasan Dayı, 1958”
Cem ve Elif şaşırdı. Defteri dikkatle okudular.
— Dede, dedi Elif. — Bu dedenin bahçesi.
— Ve burası “şehrin kalbi”, dedi Cem. — Çünkü dede burada insanları sevindirirmiş.
— Hazine altın değilmiş, dedi Mert. — Hazine, dostluğun büyüdüğü bir bahçeymiş.
Çocuklar haritayı alıp eve döndüler. Hasan Amca kapıda bekliyordu. Çocuklar ona her şeyi anlattı. Dede dinledikçe gülümsedi.
— Şimdi anladınız mı? dedi Hasan Amca. — Hazine neydi?
— Bir bahçe, dedi Cem.
— Dostluk, dedi Elif.
— Sevgi, dedi Mert.
— Hepsini doğru söylediniz, dedi dede. — Hazine altınla ölçülmez. Hazine, insanları sevindiren şeylerle ölçülür. Bir gülümseme, bir çiçek, bir yardım eli… Hepsi hazinedir.
— Ama bahçe bakımsız, dede, dedi Cem.
— Evet, dedi dede. — Çünkü kimse bakmadı. Yıllar geçti, insanlar başka yerlere taşındı, başka işlerle uğraştı.
— Biz bakarız, dedi Elif.
— Biz bakarız, dedi Mert.
— Hep birlikte, dedi Cem.
Hasan Amca gözleri parladı.
— Çok güzel. Öyleyse başlayın.
Ertesi gün üç arkadaş, bahçeyi temizlemeye başladılar. Otları yoldular, toprağı çapaladılar, kırık bankı onardılar. Mert, evinden bir küçük çiçek getirdi — kırmızı bir sardunya. Elif, dedenin bıraktığı tohumları ekti. Cem, çeşmeyi tamir etti. Küçük bir lehim aletiyle boruyu onardı, taşı temizledi.
Bir hafta boyunca her gün bahçeye geldiler. Toprağı suladılar, fidanları diktiler, duvarları badana yaptılar. Yavaş yavaş bahçe değişti. Küçük, sevimli bir yer olmuştu. Çeşme akıyordu, bank yepyeniydi, çiçekler açmaya başlamıştı.
— Çok güzel oldu, dedi Mert.
— İnsanları sevindirelim, dedi Elif.
Birkaç gün sonra mahalledeki insanlar bahçeyi fark etti. Önce Naciye Teyze geldi, sonra Selim Amca, sonra değişik komşular. Herkes bahçeyi çok sevdi. Çocuklar oyun oynamaya başladı. Yaşlılar bankta oturdu.
— Bu bahçe ne güzel! dedi Naciye Teyze.
— Siz yaptınız mı? diye sordu Selim Amca.
— Biz yaptık, dedi Cem. — Ama sizin de yardımınız olur mu?
— Olur, dedi Selim Amca. — Ben çiçek yetiştirmeyi çok severim.
— Ben de, dedi Naciye Teyze. — Bende de tohum var.
Bahçe, mahallenin kalbi oldu. Adına “Dostluk Bahçesi” dendi. Naciye Teyze, çeşmenin yanına küçük bir not astı: “Bu bahçe, çocukların ve büyüklerin dostluğu için yapılmıştır.”
Birkaç ay sonra bahçede küçük bir kutlama yapıldı. Mahalleli toplandı. Hasan Amca, çocuklarla birlikte pasta kesti.
— Bugün, dedi Hasan Amca, — dostluğun bayramı.
Herkes alkışladı. Çocuklar şarkı söyledi. Naciye Teyze dans etti. Selim Amca çiçeklerle ilgili kısa bir konuşma yaptı.
Akşam eve dönerken Cem, Elif ve Mert yan yana yürüyordu. Ayaklarının altında sararmış yapraklar hışırdıyordu. Güneş, denizin üstünde yavaşça batıyordu.
— Cem, dedi Mert. — Asıl hazine neymiş?
— Dostluk, dedi Cem. — Birlikte bir şey yapmak, birbirimize yardım etmek.
— Ve şehrin kalbi, dedi Elif. — Şehrin kalbi dedemin bahçesiymiş. Biz onu yeniden canlandırdık.
— Ve bunu siz yaptınız, dedi Mert.
— Hayır, dedi Cem. — Hep birlikte yaptık. Sen olmasan çeşmeyi açamazdık. Elif olmasa tohumları ekecek kimse yoktu. Dede olmasa haritayı bulamazdık.
— Ben de siz olmasanız bu kadar eğlenmezdim, dedi Mert.
— O zaman dostluk kazandı, dedi Elif.
Üç arkadaş güldü.
O gece Cem yatağına girdi. Yarın okul vardı. Ama aklında hep macera vardı. Şehrin sokaklarında yürüdü, insanlara yardım etti, yeni arkadaşlar edindi. Bunlar gerçek maceralardı. Hiçbir masal kitabında yazmazdı ama hepsinden güzeldi.
Yeni bir gün başladığında Cem, Elif ve Mert yine bahçede buluştu. Bugün yeni bir işleri vardı: park için kuş yemliği yapacaklardı.
— Yeni macera hazır, dedi Cem.
— Hadi başlayalım, dedi Elif.
— Hadi, dedi Mert.
Üç arkadaş, ellerindeki malzemelerle çalışmaya başladılar. Küçük bir kutu, küçük bir ip, biraz yem… Saatler sonra sevimli bir kuş yemliği yaptılar. Parktaki çınar ağacına astılar.
Birkaç dakika sonra küçük bir kuş geldi. Yemliğe kondu. Yem yedi. Sonra uçtu.
— Baktın mı? dedi Elif.
— Baktım, dedi Cem.
— Bir kuş bile bizi ziyarete geldi, dedi Mert.
Çocuklar gülüştü.
O gün akşam Cem eve geldiğinde dedesine günü anlattı. Hasan Amca, başını okşadı.
— Seni tebrik ederim, dedi. — Bir bahçe kurmak kolay değil. Ama senin en büyük başarın, insanları bir araya getirmek.
— Ben bir şey yapmadım, dede. — Herkes kendi isteğiyle geldi.
— İşte güzellik bu, dedi Hasan Amca. — Sen bir tohum ektin, insanlar da onu büyüttü. Bir çocuğun attığı küçük bir adım, bir mahallenin kalbini değiştirebilir.
Cem düşündü.
— Dede, başka maceralar da olacak mı?
— Elbette, dedi Hasan Amca. — Hayatın kendisi bir macera. Her sabah yeni bir sayfa açılır.
— O zaman ben de her sabah yeni bir macera yaşayacağım, dedi Cem.
— Evet, dedi dede. — Ve her macera, yeni arkadaşlar getirecek.
Birkaç hafta sonra okulda bir duyuru yapıldı. Okul, “Şehrin Kalbi” adlı bir proje başlatıyordu. Çocuklar, mahallelerinde bir iyilik yapacak, sonra sınıfta anlatacaktı.
Cem, hemen el kaldırdı.
— Öğretmenim, biz bir bahçe yaptık, dedi.
— Nasıl bir bahçe?
— Eski bir bahçeyi yeniden canlandırdık. Şimdi herkes orada oturuyor.
Öğretmen gülümsedi.
— Çok güzel bir proje. Anlatır mısın?
Cem her şeyi anlattı. Haritayı, çarşıdaki kedi resmini, parkta açılan çeşmeyi, eski bahçeyi, yeniden canlandırma sürecini. Sınıftaki çocuklar dikkatle dinledi.
— Çok güzel bir macera, dedi öğretmen. — Ve çok güzel bir son.
— Asıl sonu yazmadınız, dedi Cem.
— Nasıl bir son?
— Dostluk Bahçesi’ne herkes geliyor. Yaşlılar, çocuklar, anneler, babalar. Hep birlikte oturuyoruz. Çay içiyoruz, sohbet ediyoruz.
— Bu en güzel son, dedi öğretmen.
O gün okuldan sonra Cem, Elif ve Mert yine bahçede buluştu. Bu sefer başka arkadaşlar da vardı. Sınıftan üç çocuk, Mert’in mahallesinden iki çocuk daha.
— Bugün ne yapacağız? diye sordu bir çocuk.
— Bahçeye yeni çiçekler ekelim, dedi Cem.
— Olur!

Büyük Şehrin Kayıp Hazinesi

Çocuklar birlikte çalıştılar. Kimi toprağı kazdı, kimi tohum ekti, kimi suladı. Akşam olduğunda bahçe yeni çiçeklerle dolmuştu.
O akşam Cem yatağına girdiğinde, gülümsedi. Çünkü bugün de bir macera yaşamıştı. Belki büyük bir macera değildi ama küçük bir mucizeydi.
Gözlerini kapattı. Rüyasında şehrin kalbini gördü. Kalp, küçük bir bahçeydi. Bahçede çocuklar koşuyor, yaşlılar gülümsüyordu. Çeşme akıyor, çiçekler açıyordu.
Sabah olduğunda Cem uyandı. Pencereden dışarıya baktı. Şehir yine uyanıyordu. Kuşlar uçuşuyordu. Çocuklar okula gidiyordu.
— Günaydın şehir, dedi Cem.
Ve biliyordu ki her yeni gün, yeni bir macera demekti.
Birkaç ay sonra Dostluk Bahçesi, mahallenin en sevilen köşesi oldu. Her bahar yeni çiçekler açtı. Her yaz çocuklar orada oynadı. Her sonbahar yaşlılar bankta oturdu. Her kış çeşme dondu ama yeniden açıldı.
Bir gün Hasan Amca çocukları çağırdı.
— Oturun, dedi. — Size bir hikâye anlatacağım.
Çocuklar oturdu.
— Çocukluğumda bu bahçe benim en sevdiğim yerdi. Büyükbabamla birlikte çiçek yetiştirirdik. Büyükbabam bana “Hasan, bu bahçe bir gün başkasına geçecek. Sen de onu koru” derdi. Ben de korudum. Ama büyüdüm, başka yerlere gittim, bahçeyi unuttum. Şimdi siz onu yeniden canlandırdınız.
— Dede, senin bahçen bizim de bahçemiz, dedi Elif.
— Evet canım, dedi Hasan Amca. — Artık bu bahçe hepimizin. Çünkü dostluk paylaşıldıkça büyür.
Cem, Elif ve Mert birbirlerine baktılar. Gözleri parlıyordu.
— Dede, biz yeni maceralar da yaşayacağız, dedi Cem.
— Elbette, dedi Hasan Amca. — Bu şehir maceralarla dolu. Yeter ki merak edin, yeter ki birlikte yapın.
Birkaç gün sonra Cem’in doğum günü geldi. Annesi, babası, dedesi, Elif, Mert ve mahalleden arkadaşlar kutlama yaptılar. Pasta kesildi, şarkı söylendi.
— Sen ne isterdin? diye sordu dedesi.
— Yeni bir macera, dedi Cem.
Hasan Amca gülümsedi.
— Macera her zaman seninle. Yeter ki etrafına dikkatle bak.
O gece Cem, yatağına girdi. Yastığının altına haritayı koydu. Artık o harita, sadece bir harita değildi. Bir dostluk haritasıydı.
Gözlerini kapattı. Rüyasında deniz kenarında koştu. Arkadaşları yanındaydı. Denizden yükselen martılar, gökyüzünü süslemişti.
Sabah olduğunda Cem uyandı. Yeni bir gün, yeni bir macera. Hemen kalktı, kahvaltı yaptı, dışarı çıktı. Parka gitti. Çınar ağacının altına oturdu. Yanına Elif ve Mert geldi.
— Yeni macera ne? diye sordu Elif.
— Bilmiyorum, dedi Cem. — Ama bekleyelim, kendisi gelecektir.
Üç arkadaş, çınar ağacının altında oturdu. Güvercinler geldi, yem yedi. Bir kedi geldi, yanlarına yattı. Küçük bir çocuk geldi, onlarla oynadı. Bir yaşlı amca geldi, banka oturdu, çocuklara çay ikram etti.
— Bak, dedi Cem. — Macera buradaymış.
— Hep buradaydı, dedi Mert.
— Sadece fark etmek gerekirmiş, dedi Elif.
Üç arkadaş güldü. Çınar ağacının yaprakları hafifçe kımıldadı. Rüzgâr, çay bahçelerinin kokusunu getirdi. Şehir, çocukların gülüşleriyle doldu.
Ve Cem biliyordu ki her yeni gün, yeni bir macera demekti. Her yeni sokak, yeni bir keşif demekti. Her yeni arkadaş, yeni bir hediye demekti.
Ve yaşadılar, mutlu oldular. Cem büyüdü, kâşif oldu, şehrin sokaklarını karış karış öğrendi. Elif büyüdü, çiçekleri sevdi, Dostluk Bahçesi’nin baş bakıcısı oldu. Mert büyüdü, mühendis oldu, şehrin çeşmelerini onardı. Hasan Amca, torunlarını ve arkadaşlarını izledikçe gülümsedi. Dostluk Bahçesi, mahallenin en güzel köşesi oldu. Her bahar yeni çiçekler açtı. Her yaz çocuklar orada oynadı. Her sonbahar yaşlılar bankta oturdu.
Şehrin kalbi atmaya devam etti. Çünkü dostluk, hiç eskimeyen bir maceraydı.
İşte bu macera böylece bitti. Siz de kendi şehrinizde bir hazine arayın. Belki bir kapı, bir bahçe, bir çeşme. Belki de bir komşunuz, bir arkadaşınız. Yeter ki merak edin, yeter ki birbirinize yardım edin. Çünkü en büyük hazine, dostluktur. Ve en güzel macera, sevgiyle yapılan olandır.

Benzer Masallar