Güneşli Konağın Mükemmel Karışıklığı

Güneşli Konağın Mükemmel Karışıklığı

Konu: Güneşli Kasabası’nda, ailesinin işlettiği eski konağın çocuklarla dolup taşmasını isteyen on yaşındaki Can, “Kasabanın En Komik Anısı” yarışması düzenlemeye karar verir. Her ayrıntıyı kâğıda geçirip mükemmel bir plan kurmasına rağmen, komşuların renkli yardımları, bir yağmur bulutu ve beklenmedik sürprizler, ona planların asla insanların sıcaklığından üstün olamayacağını öğretir. Hikâye, hata yapmanın doğallığı, birlikte çalışmanın gücü ve samimiyetin kusursuzluktan daha değerli olduğu mesajını taşır.

Güneşli Kasabası’na gelenlerin çoğu, burayı görür görmez burada yaşamak isterdi. Çünkü Güneşli, adını fazlasıyla hak eden bir yerdi. Sabahları güneş, tepedeki çınar ağaçlarının yaprakları arasından süzülerek taş sokakları sıcak ışığıyla aydınlatıyordu. Öğleden sonraları ise kasabanın tek meydanında, eski çeşmenin başında oturan kediler, insanların ayak seslerini dinleyerek uyukluyorlardı.
Bu kasabanın en güzel köşesi ise hiç kuşkusuz Güneşli Konağı’ydı. Aslında bir Osmanlı konağı olan bu yapı, yıllar önce Can’ın büyükbabasının elinden geçmiş, şimdi ise Can’ın annesi Zeynep Hanım’ın çay bahçesi ve el işi dükkânına dönüşmüştü. Konağın avlusunda, asma yaprağı gölgesi altında beş masalık bir alan vardı. Duvarlarda, Can’ın babası Murat Bey’in yaptığı ahşap raflar, annesinin ördüğü renkli atkılar ve büyükannesinin eski günlerden kalma lacivert çini tabaklar sıralanıyordu.
Can, on yaşında, kıvırcık saçlı, konuşurken elleri havada uçuşan bir çocuktu. Sabahları konağın ahşap merdivenlerini üçer üçer atlayarak iner, avludaki limon ağacının dibindeki kendi özel köşesine kurulurdu. Orası, bir sandalye, eski bir sehpa ve üzerinde her zaman yarım kalmış bir defterin durduğu, başkalarına göre küçük ama Can’a göre kocaman bir komuta merkeziydi.
O sabah, Eylül’ün ilk haftası, hava öyle bir berraklıktaydı ki gökyüzünde tek bir bulut bile görünmüyordu. Can, defterinin yeni sayfasını açtı. Kapağının üzerinde kocaman harflerle yazılmıştı: “CAN’IN BÜYÜK PLANLAR DEFTERİ — GİZLİDİR, ANNE OKUMA!”
Defterin yeni sayfasına kırmızı kurşun kalemle şunu yazdı: “PROJE: KONAĞI ÇOCUKLARLA DOLDURMAK.”
Aslında sorun şuydu: Güneşli Kasabası çocuklar için mükemmel bir yerdi. Ama çocuklar bunu pek bilmiyorlardı. Özellikle yaz tatili bitip okul başlayınca, herkes evine çekiliyor, sokaklar sessizleşiyordu. Can’ın arkadaşları vardı elbet; apartmanın karşısındaki Ece, berberin oğlu Mehmet, manavın kızı Defne… Ama Can, konağın avlusunun boş kalmasına dayanamıyordu. O avlunun gürültüye, kahkahaya, koşuşturmaya ihtiyacı vardı.
Ve Can, bu işi tek başına halletmeye karar vermişti.
“Anne!” diye seslendi, merdivenlerden koşarak mutfağa indi. Zeynep Hanım, o sabah reçel yapıyordu. Tenceredeki kayısılar, şekerle dans ederek kabarcıklar oluşturuyordu. Mutfak, tarçın ve taze ekmek kokusuyla doluydu.
“Efendim, komutanım?” dedi Zeynep Hanım, kaşığı elinde tutarak dönüp baktı. Annesinin gözlerinin kenarlarında gülümsemenin çizgileri vardı. O çizgiler, Can’a göre annesinin dünyayı ne kadar çok sevdiğinin kanıtıydı.
“Şimdi dinle,” dedi Can, sehpanın üzerine çıkarak — çünkü önemli konuşmalar yüksekten yapılırdı — “Kasabada her yıl Güneşli Günler Festivali yapılıyor, değil mi?”
“Yapılıyor.”
“Ve bu festivalde herkes bir şeyler yapıyor: Büyükler konser veriyor, amcalar halay çekiyor, teyzeler börek getiriyor. Ama çocuklar? Çocuklar sadece seyrediyor. Bu adil değil.”
Zeynep Hanım kaşığı bir kenara bıraktı. “Haklısın. Peki ne öneriyorsun?”
Can derin bir nefes aldı. Bu anı bekliyordu. “Ben, yani biz, yani konağın avlusunda, çocuklar için Kasabanın En Komik Anısı yarışması düzenleyeceğiz. Her çocuk, başından geçen en komik olayı anlatacak. Jüri olacak. Ödül olacak. Ve konağın avlusu tıka basa çocukla dolacak.”
Annesi bir an durdu. Sonra gözlerinin içi parladı. “Can, bu harika bir fikir. Ama babana sorman lazım. Konağın o gün için hazır olması gerek.”
Can, merdivenleri üçer üçer çıkarak babasının atölyesine koştu. Murat Bey, talaş kokusuyla bezeli küçük atölyesinde, bir sandalyenin ayağını tamir ediyordu. Saçları talaş tozuyla bembeyaz olmuştu.
“Baba, proje!” dedi Can.
Murat Bey, gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. “Hangi proje? Uzay istasyonu mu, yoksa buzdolabı içine gizli çikolata bölmesi mi?”
“İkincisi de güzel fikir ama şimdilik bunu konuşalım. Festivalde çocuklar için yarışma yapacağız. Konağı kullanabilir miyiz?”
Murat Bey, oğluna baktı. Talaşlı elleriyle Can’ın kafasını okşadı. “Oğlum, bu konağın kapısı senin için de açık. Ama unutma, bir etkinlik düzenlemek kolay değildir. İnsanlar gelecek, bir şeyler yiyecek, oturacak yer lazım, ses sistemi gerek…”
“Her şeyi planladım!” dedi Can, cebinden katlanmış bir kâğıt çıkararak. O kâğıt, aslında dün gece yatakta yatarken, el fenerinin ışığında çizilmişti. Üzerinde şunlar yazıyordu:

Duyuru asılacak (10 tane).
Sandalye dizilecek (20 tane).
Büyük bir pasta hazırlanacak.
Ödül hazırlanacak (kupa? madalya? kitap?).
Yağmur yağarsa? (B planı: Konağın içi).

Murat Bey listeyi okudu. “B planı da var, he? Benim oğlum büyümüş.”
Can, o gece uyuyamadı. Heyecandan yatağında dönüp durdu. Sabah olunca, Ece’yi aradı. Ece, on bir yaşında, her şeyi listelerle organize etmeye bayılan, ama hazırladığı listeleri sık sık kaybeden bir kızdı. Telefonda, “Tamam, ben de jüri olurum. Ama not kağıtlarımı sen hazırla, benimkiler yine kaybolur,” dedi.
Sonra Mehmet’i aradı. Mehmet, dokuz yaşında, kasabanın en küçük ama en cesur çocuğuydu. “Ben de anlatacağım hikâyeyi,” dedi. “Geçen hafta dondurmayı yerken burnuma kaçırmıştım. Jüri bunu çok komik bulur.”
“Bu bir yarışma, dondurma değil,” dedi Can, ama güldü.
İlk iş, duyuruları asmaktı. Can, annesinin bilgisayarında büyük harflerle “KASABANIN EN KOMİK ANISI YARIŞMASI — GÜNEŞLİ KONAĞI — 14 EYLÜL CUMARTESİ SAAT 14:00” yazdı. Renkli yazıcıdan on tane çıktı aldı. Kasabanın meydanına, bakkalın kapısına, okulun panosuna, caminin ilan tahtasına astı.
Ama Can, bir şeyi hesaba katmamıştı: Rüzgâr.
Öğleden sonra meydana döndüğünde, bakkalın kapısındaki duyuru, rüzgârla birlikte uçarak sokağın ortasında süzülüyordu. Caminin ilan tahtasındaki duyuru ise bir kedinin patisi altında, yere düşmüş, üzerinde minik pati izleri vardı. Okulun panosundaki duyuru ise hâlâ oradaydı ama biri üzerine “YARIN MATEMATİK KONTROLÜ VAR” yazarak Can’ın duyurusunu kısmen kapatmıştı.
Can, biraz moralinin bozulduğunu hissetti. Ama hemen kendini toparladı. “Sorun değil,” dedi. “İnsanlar konuşarak da duyar. Bu kasabada haber, rüzgârdan hızlı yayılır zaten.”
Ertesi gün, komşu Ayşe Teyze geldi. Ayşe Teyze, kasabanın en güleryüzlü, en meraklı, ama mutfakta sık sık komik kazalar yaşayan teyzeydi. Her yeni tarif denediğinde, mutfakta ilginç şeyler olurdu. Bir keresinde poğaça yaparken, hamur o kadar kabarmıştı ki fırından taşarak mutfak kapısına dayanmıştı.
“Can’cığım,” dedi Ayşe Teyze, elinde devasa bir kaseyle, “ben bu yarışma için özel pasta yapacağım. Üzerine Kazanan Belli yazacağım.”
Can, teyzesinin gözlerindeki ışığı görünce “Hayır” diyemedi. “Çok teşekkür ederim, Ayşe Teyze. Ama… ama bu sefer tarifi tam ölçüyle takip eder misiniz?”
“Tabii canım, tabii. Bu sefer kesinlikle,” dedi Ayşe Teyze, gülerek. Ama gözlerindeki o ışık, Can’a “yine bir sürpriz olacak” dedirtiyordu.
Hasan Amca da yardım etmek istedi. Emekli matematik öğretmeni olan Hasan Amca, teknolojiyi tam olarak kavrayamamıştı ama o da dahil olmak istiyordu. “Ben ses sistemini ayarlarım,” dedi. “Geçen yıl düğünde de ben ayarlamıştım.”
Can hatırladı. Geçen yıl düğünde, Hasan Amca mikrofonu açarken, bir anda kasabanın tüm sokaklarında “ALO? ALO? BEN HASAN, SESİM GELİYOR MU?” yankılanmıştı. Ama Hasan Amca’nın yüzündeki o ciddi ifadeyi görünce, yine “Hayır” diyemedi.
Yarışmaya üç gün kala, Can’ın büyük planlar defteri oldukça dolmuştu. Yeni sayfalarda şunlar yazıyordu:

Ece: Jüri koltuğu (1 adet).
Mehmet: Hikâye provası (tamamlandı, burnu hâlâ kızarık).
Ayşe Teyze: Pasta (yapım aşamasında, koku tarif edilemez).
Hasan Amca: Ses sistemi (teknik hazırlık devam ediyor).
Sandalye: 12 adet (baba 8 tane daha yapacak).
B Planı: Yağmur yağarsa… (henüz detay yok).

O akşam, Can avluda tek başına oturuyordu. Limon ağacının yaprakları hafifçe hışırdıyordu. Gökyüzü, turuncu ve pembeye boyanmıştı. Can, defterine bakıyor, her şeyin mükemmel olmasını istiyordu. Çocuklar gelecekti, eğlenecekti, kahkaha atacaktı. Ve herkes diyecekti ki, “Can ne kadar güzel organize etmiş!”
Ama içinde, garip bir his vardı. Sanki bir şey eksikti. Sanki listeler tamamlansa da, o eksik his gitmiyordu. Can bunun ne olduğunu henüz bilmiyordu.
14 Eylül Cumartesi günü geldi çattı. Sabah, Can gözlerini açar açmaz pencereye koştu. Gökyüzü griydi. Bulutlar, sabahın erken saatlerinde toplanmış, gökyüzünü tamamen kaplamıştı.
“Olamaz,” dedi Can. “Yağmur yağmayacak. B planı… B planı neydi?”
Aşağı indiğinde, anne ve baba mutfaktaydı. Zeynep Hanım, çay demliyordu. Murat Bey, gazeteyi okuyordu.
“Baba, gökyüzüne baktın mı?” diye sordu Can.
“Baktım. Bulutlu.”
“Ya yağmur yağarsa?”
Murat Bey gazetesini indirdi. “Oğlum, Güneşli Kasabası’nda Eylül yağmuru nadir görülür. Ama yağarsa da, konağın içi geniş. Avluya bir şeyler kurarız, içeri de sığarız. Merak etme.”
Can yine de içten içe endişelenmeye devam etti.
Saat on birde, Ayşe Teyze pastasını getirdi. Üzerinde pembe krema vardı. Ama pasta, normal bir pastadan biraz farklı görünüyordu. Biraz… sallantılıydı. Sanki içindeki malzemeler tam anlaşamamış, birbirlerine girmişlerdi.
“İşte!” dedi Ayşe Teyze gururla. “Bu sefer tarifi tam uyguladım. Ama un yerine mısır nişastası koyduğumu fark ettim. Sonra un da ekledim. Sonra kabartma tozu biraz fazla kaçtı. Ama lezzetli, garanti!”
Can, pastaya bakınca gülümsemeden edemedi. Pasta, sanki kendi kendine gülümsüyordu. “Çok… çok özel görünüyor, Ayşe Teyze. Teşekkürler.”
Saat on ikide, Hasan Amca ses sistemini getirdi. Bir mikrofon, bir hoparlör, ve bir sürü kablo. “Şimdi,” dedi Hasan Amca, ciddiyetle, “bu düğmeye basınca ses çıkıyor. Ama bazen çıkmıyor. O zaman bu düğmeye basıyorsun. Ama bazen o da çalışmıyor. O zaman kabloyu çıkarıp takıyorsun.”
Can gülümseyerek defterine “Mikrofon: Bakalım çalışacak mı?” diye not düştü.
Saat on üçte, Ece geldi. Elinde jüri koltuğu olarak kullanılacak olan, annesinin bahçe sandalyesi vardı. Ama sandalyenin bir ayağı kısaydı. “Sallanıyor biraz,” dedi Ece. “Ama ben dengede oturmayı bilirim.”
Saat on üç buçukta, Mehmet geldi. Burnunda bir bandaj vardı. “Dün gece hikâyemi prova ederken, yastığa gülmekten düştüm. Burnum yatağın kenarına çarptı. Ama hikâyem daha komik oldu şimdi. Hem dondurma, hem yastık, hem bandaj!”
Can, avluya baktı. On iki sandalye dizilmişti. Pastanın üzerindeki krema, hafifçe eğilmiş, bir yana doğru kaykılmıştı. Mikrofon, bir anda kendi kendine cızırdadı. Jüri koltuğu, rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Ve gökyüzü, tamamen kapandı.
Saat on dörtte, ilk damla düştü.
Önce hafifçe, pıt pıt. Sonra hızlandı. Sonra, Güneşli Kasabası’nda nadir görülen Eylül yağmuru, coşkuyla başladı.
Can, avlunun ortasında durdu. Saçları ıslanmaya başlamıştı. Gözlerini kocaman açtı. Her şey plana göre gidiyordu. Ama yağmur, plana dahil değildi.
“İçeri! Her şeyi içeri!” diye bağırdı Zeynep Hanım.
Sandalyeler konağın içine taşındı. Pasta, titreyen ellerle mutfağa kondu. Mikrofon, kablolarıyla birlikte salona sürüldü. Jüri koltuğu, zaten sallandığı için kolayca taşındı. Çocuklar, anneleriyle birlikte sığınmak için konağın kapısına yığıldılar.
Can, salonda duruyordu. Kalbi hızlı çarpıyordu. Planı, o mükemmel planı, yağmurun altında eriyip gidiyordu. Avluda yapılacak yarışma, şimdi daracık salonda yapılacaktı. Yirmi çocuk, on yetişkin, bir pasta, bir mikrofon, ve bir sallanan sandalye.
“Her şey mahvoldu,” diye fısıldadı Can.
Murat Bey, oğlunun yanına geldi. Islak saçlarından bir damla su süzülüyordu. “Oğlum, bak etrafa.”
Can baktı. Salon, tıka basa doluydu. Çocuklar, ıslak ayakkabılarını çıkarıp, yer sofrası gibi dizilmişlerdi. Ayşe Teyze, pastayı kesmeye çalışıyordu; bıçak girdiğinde pasta hafifçe zıpladı, herkes güldü. Hasan Amca, mikrofonun düğmeleriyle uğraşıyordu; bir anda mikrofon cızırdadı, “ALO? BU SES KONTROLÜDÜR,” diye yankılandı. Ece, sallanan sandalyeye oturmuş, not kağıtlarını diziyordu; sandalye sallandıkça o da sallanıyor, notlar etrafa saçılıyordu.
Ve çocuklar, kahkaha atıyorlardı.
“Planın mükemmel değildi,” dedi Murat Bey, oğlunun omzuna elini koyarak. “Ama ortaya çıkan sonuç çok daha güzel oldu.”
Can, etrafa baktı. Islak saçları, ıslak ayakkabıları, zıplayan pasta, cızırtılı mikrofon, saçılan notlar… Ve kahkahalar. O kahkahalar, avluda, güneşin altında duyulacağından çok daha yüksekti. Çünkü herkes birbirine sıkışmış, birbirine dokunuyor, birbirinin nefesini hissediyordu.
Yarışma başladı.
Mehmet, ilk olarak sahneye — yani halının ortasına — çıktı. Mikrofonu eline aldı. Cızırtı yaptı. Hasan Amca bir düğmeye bastı, cızırtı kesildi. Mehmet derin bir nefes aldı.
“Ben, geçen hafta…” diye başladı. Ama mikrofon kesildi. Hasan Amca tekrar düğmeye bastı. “Devam et oğlum,” dedi.
“Ben, geçen hafta dondurma yerken burnuma kaçırdım. Sonra yastığa güldüm, düştüm. Şimdi de burnum bandajlı. Ama en komiği…” Mehmet durdu, etrafına baktı. “En komiği, bunların hepsini anlatırken kendimi kahraman gibi hissetmem. Çünkü herkes gülüyor. Ve gülmek, acımamı unutturuyor.”
Salon kahkahalarla doldu. Ama bu kahkaha, birine gülen kahkaha değildi. Bu, birlikte olan, aynı anı paylaşan insanların kahkahasıydı.
Sıra, Defne’ye geldi. Defne, manavın kızı, utangaç bir çocuktu. Ama o gün, o kalabalığın içinde, bir şeyler değişmişti. “Ben,” dedi, mikrofona yaklaşmadan, çünkü mikrofon yine cızırdıyordu, “annemin domateslerini sularken, hortumun ucunu kendime çevirmiştim. Annem bahçede, ben evin içinde, salon sular içinde kaldı. Annem geldiğinde, ben bir su birikintisinin ortasında, Büyüyünce bahçıvan olacağım, dedim. Annem, Önce kendini sulamayı öğren, dedi.”
Kahkaha. Yüksek, çılgın, samimi kahkaha.
Ayşe Teyze, o sırada pastayı dilimlemeye çalışıyordu. Pasta kesildikçe ilginç şekiller ortaya çıkıyordu. Bir dilim üçgen, bir dilim yamuk, bir dilim “sanatsal” oldu. Ama tadı? Tadı, herkesin yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. Ayşe Teyze’nin “un yerine mısır nişastası” pastası, aslında hafif, kabarık, ve beklenmedik derecede lezzetliydi.
“Bu pasta,” dedi Ece, sallanan sandalyesinde not alarak, “fizik kurallarını yok sayıyor. Ama damak kurallarına uyuyor.”
Can, bir köşede duruyordu. Defterini açtı. Planlarına baktı. Orada yazan her şey, yağmurda ıslanmış, karışmış, değişmişti. Ama yerine, başka bir şey gelmişti. Gerçek bir şey. Islak, gürültülü, karışık, ama sıcacık.
Sıra Can’a geldi. Can, mikrofonu eline aldı. Mikrofon çalıştı. Sonra kesildi. Hasan Amca düğmeye bastı. Tekrar çalıştı. Salon güldü.
“Ben,” dedi Can, “bu yarışmayı mükemmel yapmak istedim. Her şeyi listeledim. Her şeyi kontrol ettim. Ama sonra yağmur yağdı. Pasta zıpladı. Mikrofon cızırdadı. Notlar uçtu. Ve ben…” Can durdu. Etrafına baktı. Ece, sallanarak gülümsüyordu. Mehmet, bandajlı burnuyla başını sallıyordu. Ayşe Teyze, unlu elleriyle alkışlıyordu. Hasan Amca, gözlüklerinin buğusunu silerek gülüyordu.
“Ve ben,” diye devam etti Can, “en komik anımı yaşadım. Çünkü en komik anı, planladığım an değil. Yağmurun altında, pastanın zıpladığı, mikrofonun sustuğu, herkesin ıslandığı bu an. Çünkü bu an, gerçek. Ve gerçek anılar, kusursuz planlardan daha değerlidir.”
Salon, alkış ve kahkaha ile çınladı.
Ece, jüri koltuğundan — ki sandalye hâlâ sallanıyordu — ayağa kalktı. “Kazanan,” dedi, “benim notlarım uçtu. Ama bu yarışmanın kazananı, bence hepimiziz. Çünkü hiçbirimiz beklediğimiz gibi olmadık. Ama hepimiz, beklediğimizden daha iyi olduk.”
Ayşe Teyze, pastanın son dilimini — ki bu dilim tam olarak bir şekle benzemiyordu — Can’a uzattı. “Al canım. Bu dilim, plana uymayan ama lezzetli olan dilim. Senin hakkın.”
Can, pastayı aldı. Islak saçları, ıslak ayakkabıları, ve gözlerindeki ışıkla, pastayı ısırdı. Gerçekten lezzetliydi. Ama daha lezzetli olan, etrafındaki kahkahalardı.
Yağmur, akşamüstü dinmişti. Bulutlar dağılmış, gökyüzü yeniden turuncuya boyanmıştı. Çocuklar, anneleriyle birlikte konağın kapısından çıktılar. Ayakkabıları hâlâ ıslaktı, ama yüzlerinde gülümsemeler vardı.
Can, avluya çıktı. Limon ağacının yaprakları, yağmur sonrası daha parlak görünüyordu. Zeynep Hanım, annesinin elini tutuyordu. Murat Bey, oğlunun omzuna elini atmıştı.
“Büyük planlar defterine ne yazacaksın?” diye sordu Zeynep Hanım.
Can, cebinden defteri çıkardı. Islak kâğıtlara baktı. Sonra, kalemle şunu yazdı:
“PROJE TAMAMLANDI. NOT: Planlar değişebilir. Ama insanlar birlikte olunca her şey daha güzel olur.”
Defteri kapatıp, avludaki limon ağacının dibine oturdu. Ece, yanına geldi. Mehmet, öteki yanına. Defne, karşısına. Ayşe Teyze, mutfaktan elinde bir tepsiyle çıktı; bu sefer kurabiyeler vardı üzerinde, ve görünüşe göre normal un kullanılmıştı.
Hasan Amca, mikrofonu hâlâ elinde tutuyordu. “Yarın,” dedi, “bu mikrofonu tamir edeceğim. Ama belki de etmeyeceğim. Cızırtısı olmadan, bu kadar eğlenemeyebiliriz.”
Herkes güldü.
Can, gökyüzüne baktı. Yıldızlar, birer birer ortaya çıkıyordu. Ve Can, o gece, uykuya dalarken, kulağında hâlâ o kahkahaların yankısını duyuyordu. O kahkahalar, ona bir şey öğretmişti: Hayat, mükemmel planlarla değil, mükemmel karışıklıklarla güzeldi. Ve en önemlisi, o karışıklıkları birlikte yaşayan insanlarla güzeldi.
Konağın penceresinden süzülen ışık, avludaki taşları aydınlatıyordu. Taşların arasından, minik bir yonca filizi belirmişti. Kimse onu ekmemişti. Sadece yağmur, kahkaha, ve doğanın armağanı, onu büyütmüştü.
Can, gözlerini yumdu. Yarın, yeni bir plan yapacaktı. Ama bu sefer, planın kenarına küçük bir not düşecekti: “Yağmur ihtimali: Yüksek. Karışıklık ihtimali: Kesin. Eğlence ihtimali: Planlanamaz.”

Yorum Yap