
Çınlamayan Guguklu Saat
KONU: Küçük bir kasabanın meydanındaki dev guguklu saatin kuşu bir sabah ötmeyi bırakır ve kasabanın tüm düzeni tepetaklak olur. Saat ustasının çırağı Defne, kuşun neden sustuğunu araştırırken önce birbirinden komik yanlış tahminlerin peşine düşer, sonunda gerçek sebebi bulur ve kasabalıların birbirine ne kadar bağlı olduğunu, küçük bir aksaklığın bile büyük bir dayanışmaya dönüşebileceğini keşfeder.
Kayısı Kasabası’nın tam ortasında, taş bir kulenin tepesinde, kasabanın en kıdemli sakinlerinden biri yaşardı: Guguklu Saat’in içindeki tahta kuş, Nane.
Nane doksan iki yıldır her saat başı kapağından fırlar, üç kez “guk-gu” der ve geri çekilirdi. Kasabalılar ona göre yaşardı. Fırıncı Kerim, Nane sabah yedide ötünce hamuru fırına sürer; terzi Sıdıka, öğlen on ikide ötünce iğnesini bırakıp çorbasını içer; okulun zili bile aslında Nane’nin sesinden bir tık sonra çalacak şekilde ayarlanmıştı. Kayısı Kasabası’nda kimse kol saati takmazdı; buna hiç gerek yoktu. Nane vardı ya, o yeterliydi.
O yüzden bir salı sabahı Nane ötmeyince, kasaba âdeta durdu.
Saat ustasının çırağı Defne, o sabah her zamanki gibi erkenden kuleye tırmanmıştı. Saat tamirini severdi; küçük dişlilerin birbirine nasıl kenetlendiğini, bir yayın nasıl gerilip gevşediğini izlemek ona dünyanın en güzel bilmecesi gibi gelirdi. Ustası Tosun Usta’nın yanında çalışırken hep aynı soruyu sorardı kendine: Acaba bu saatin içinde, benim bilmediğim kaç sır var?
O sabah kuleye çıkınca Nane’nin kapağının kapalı durduğunu gördü. Saat tam yediyi gösteriyordu ama içeriden hiçbir ses gelmiyordu.
“Nane?” diye seslendi Defne, kapağa hafifçe vurarak. “Uyudun mu yoksa?”
Cevap yoktu. Aşağıda, meydanda ise çoktan bir kargaşa başlamıştı.
Fırıncı Kerim, saatin kaç olduğunu anlayamayınca hamuru üç farklı zamanda fırına sürmüş, sonunda elinde hem çiğ hem de yanık simitlerle sokağa fırlamıştı. Terzi Sıdıka, öğlen olduğunu sanıp erkenden çorbasını içmiş, sonra “Aa, daha on bir!” diyerek şaşırmıştı. Okulun zili ise hiç çalmadığı için öğrenciler bahçede kalakalmış, öğretmen Bahar Hanım “Ders mi başladı, teneffüs mü bitti, hiçbir fikrim yok!” diye bağırarak elindeki zili kendisi çalmaya başlamıştı.
En komik durumdaysa horoz Cevahir’deydi. Kasabanın en gururlu horozu, Nane’nin sesini duyamayınca kendini görevli sanmış, meydanın ortasına dikilip durmadan ötüyordu: “Ü-ü-üt-ü-üüü!” Ama vakit öğleye doğru ilerlediği için kimse ona kulak asmıyor, tam tersine “Bu horoz da saatini şaşırdı galiba,” diye gülüşüyorlardı.
Defne bütün bu telaşı kule penceresinden izlerken, Tosun Usta’nın nefes nefese merdivenleri tırmandığını duydu.
“Ne oldu bu kuşa?” dedi Usta, alnındaki teri silerek. “Doksan iki yıldır bir kere aksamadı!”
“Belki bir yerinde sorun vardır,” dedi Defne endişeyle.
“Bu kuş tahtadan yapılmış, hastalanamaz,” dedi Usta. “Ama yine de bir terslik olduğu kesin.”
Defne gülümsedi. “Tahta kuşlar küsmez ki, Usta.”
“Doksan iki yıldır aynı işi yapıyor bu kuş,” dedi Usta gülümseyerek. “Ben olsam ben de bir gün otururdum.”
İkisi birlikte kapağı dikkatle araladılar ve saatin içine, dişlilerin arasına bakmaya başladılar. İlk tahminleri pasla ilgiliydi. Defne bir yağ bezi alıp dişlilerin arasını tek tek sildi, çark yataklarına damla damla yağ damlattı. Ama kolu çevirdiklerinde kuş yine kımıldamadı.
“Pas değilmiş,” dedi Defne, biraz hayal kırıklığıyla.
İkinci tahminleri bir fareyle ilgiliydi. Kulede zaman zaman fareler gezindiği olurdu; belki biri içeri girip bir dişliyi ısırmış, bir teli koparmıştı. Tosun Usta’nın küçük bir fener ışığıyla kuşun içini aydınlattılar, her köşeyi taradılar. Ama ortada ne bir kemirik iz, ne de bir fare pisliği vardı.
“Fare de değilmiş,” dedi Defne, bu sefer biraz gülerek. “Belki de gerçekten küsmüştür, Usta.”
Üçüncü tahminleri ise en tuhafı oldu. Belki de yay çok gerilmiş, çok sıkı sarılmıştı; belki gevşetmek gerekiyordu. Usta anahtarı aldı, yavaşça birkaç tur geri çevirdi. Kuş yine kımıldamadı, sadece saatin akrep ve yelkovanı kısa bir an için geriye döndü, sonra Usta hatasını fark edip hızla düzeltti.
“Aman Allah’ım,” dedi Usta, alnına vurarak. “Az kalsın kasabanın saatini de bozacaktım.”
Defne bu sefer kahkahayı tutamadı. “Belki de sorunu bulmak için önce yanlış ihtimalleri elememiz gerekiyordur. Böylece doğru yeri fark ederiz.”
Tam o sırada elini kuşun altına soktu ve minicik bir şey çıkardı: kurumuş, buruşmuş bir yaban gülü yaprağı.
Tosun Usta gözlüğünü düzeltti. “Bu da nereden çıktı?”
Defne yaprağı dikkatlice inceledi. “Bilmiyorum ama düzeneğin tam ortasına sıkışmış. Belki rüzgâr, yaprağı havalandırma deliğinden içeri sürüklemiştir.”
“Peki nasıl çıkaracağız? Dişliler çok küçük, elimiz sığmaz.”
Defne bir an düşündü. Sonra gözleri parladı. “İnce bir şeye ihtiyacımız var. Çok ince ve esnek.”
Aşağı indiler, meydanda kimin elinde ne var diye sormaya başladılar. Terzi Sıdıka’nın en ince iğnesi işe yaramayacak kadar sertti. Kerim’in un fırçası çok kalındı. Bahar Hanım’ın cetveli hiç uymadı, hatta bir ara denedikleri bir tavuk tüyü bile dişlilerin arasında hemen büküldü kaldı. Sonunda çözümü hiç beklenmedik biri buldu: küçük Miço, annesinin örgü sepetinden ince bir örgü şişi getirip uzattı.
“Bu ince mi acaba?” dedi, gururla.
Defne şişi eline aldı, ışığa tuttu. “Tam da aradığımız gibi!”
Kuleye geri döndüler. Bu sefer yarım kasaba da peşlerinden geldi; herkes bu gizemli olayı merak ediyordu. Kerim elinde hâlâ yanık simit tepsisiyle, Sıdıka çorba kaşığıyla, Bahar Hanım öğrencileriyle, hatta horoz Cevahir bile kanat çırparak kuleye kadar geldi, sanki o da “davet edildiğini” düşünüyordu. Merdivenler o kadar kalabalıklaştı ki, Kerim’in tepsisindeki yanık simitlerden biri düşüp tam Cevahir’in önüne yuvarlandı; horoz onu görünce sevinçle üstüne atladı ve olayın en ciddi anında herkesi güldürdü.
Defne örgü şişini dikkatle dişlilerin arasına soktu. Herkes nefesini tuttu. Bir, iki, üç… Yaprak parçası nihayet gevşedi ve minicik bir “tık” sesiyle dışarı düştü.
O anda saat tam on ikiyi gösterdi ve Nane, sabahki kısa sessizlik hiç yaşanmamış gibi kapaktan fırladı:
“Guk-gu! Guk-gu! Guk-gu!”
Meydanda yükselen alkış sesi öyle güçlüydü ki kasabanın öbür ucundaki değirmene kadar ulaştı. Kerim sevinçle havaya un savurdu, Sıdıka çorba kaşığını çınlattı, çocuklar zıpladı. Yalnız horoz Cevahir biraz somurttu; artık kimse onun ötüşüne kulak vermiyordu.
Defne bunu fark etti ve horoza doğru eğildi. “Sen de bugün herkese zamanı hatırlatmaya çalıştın. İyi ki vazgeçmedin, Cevahir.”
Horoz, bu sözden hoşlanmış gibi göğsünü kabarttı ve bir kez daha öttü — bu sefer sadece kendi keyfi için.
O akşam meydanda küçük bir şenlik havası oluştu. Kerim, o gün pişen tuhaf simitleri herkese ikram etti. “Bugünkü simitlerin adı Nane Simidi olsun,” dedi gülerek, “hem şaşırtıcı hem de unutulmaz oldular.” Sıdıka, fazladan içtiği çorbayı hatırlayıp kahkaha attı. Bahar Hanım, öğrencilerine “Bugün ne öğrendiniz?” diye sorduğunda, en arkadaki çocuk parmak kaldırıp “Bazen bir saat dursa bile insanlar birlikte olunca her şey yoluna girebilir, öğretmenim,” dedi ve bu cümle sınıfta uzun süre hatırlanacaktı.
Tosun Usta, Defne’yi kule penceresinin kenarına oturttu. Aşağıda meydan, her zamankinden daha neşeli görünüyordu; sanki bir günlük sessizlik, herkese saatin aslında ne kadar değerli olduğunu hatırlatmıştı.
“Biliyor musun,” dedi Usta, “doksan iki yıldır bu saati ben tamir ediyorum ama bugün ilk kez bir çırağımın gözünde, benim göremediğim bir şeyi gördüm.”
“Neyi?” diye sordu Defne merakla.
“Küçük bir yaprağın koca bir kasabayı nasıl durdurabileceğini. Ve daha da küçük bir örgü şişinin, o kasabayı nasıl yeniden harekete geçirebileceğini.”
Defne gülümsedi, ama aklında hâlâ bir soru vardı. “Peki ya biz önce pası, sonra fareyi, sonra yayı kontrol etmeseydik? Doğrudan yaprağı bulabilir miydik?”
Usta bir süre düşündü. “Belki bulurduk, belki bulamazdık. Ama şunu öğrendim ben de bugün: bazen doğru cevaba, önce birkaç yanlış cevabı eleyerek varılır. Bu, vakit kaybı değildir; aramanın kendisidir.”
Defne bu sözü hiç unutmamak üzere aklına yazdı, tıpkı ustasının ona öğrettiği her bilgiyi not ettiği gibi. Kulenin penceresinden dışarı baktı; Kerim’in fırınından yükselen duman, Sıdıka’nın dükkânının önünde sallanan terzi tabelası, okuldan dağılan çocukların gülüşmeleri… Hepsi, sanki hiç durmamışlar gibi kendi ritimlerine dönmüşlerdi.
Ama Defne artık biliyordu ki, o ritmi ayakta tutan şey sadece dişliler ve yaylar değildi. Bir fırıncının sabırsızlığı, bir terzinin çorba sevgisi, bir horozun gururu, bir çocuğun örgü şişi… Kasabanın düzeni, aslında herkesin küçük katkıları sayesinde işliyordu.
Ertesi sabah, saat yediyi vurduğunda Kerim yine hamurunu fırına sürdü — ama bu sefer, ne olur ne olmaz diye, fırının kapağına küçük bir kâğıt astı: “Nane susarsa, güneşe bak, o hiç yalan söylemez.” Sıdıka bu notu okuyunca kahkaha attı ve kendi dükkânının vitrinine de bir kâğıt astı: “Çorba için saate değil, mideye güven.”
Nane o gece de, her saat başı sadakatle öttü. Ama Defne artık onu dinlerken, sesin ardında koca bir kasabanın nefesini duyar gibiydi — fırınların, iğnelerin, zillerin, hatta gururlu bir horozun sesini. Ve Defne, insanların birlikte oluşturduğu bu düzenin, çözdüğü bütün saatlerden daha güzel bir bilmece olduğunu düşündü.
