Keloğlan ve Kahkaha Çiçeğinin Peşinde

Keloğlan ve Kahkaha Çiçeğinin Peşinde

Konu: Keloğlan, köyündeki herkesin suratının asık olmasından çok sıkılır ve efsanevi Kahkaha Çiçeği’ni bulmaya karar verir. Yolda karşılaştığı komik karakterlerle, özellikle de her şeye hapşırarak cevap veren Hapşuu Dede ile macera dolu bir yolculuğa çıkar. Sonunda Kahkaha Çiçeği’nin aslında bir çiçek değil, içten gelen bir gülümseme ve paylaşılan neşe olduğunu anlar. Masal, mutluluğun paylaştıkça çoğaldığını ve bazen aradığımız şeyin burnumuzun ucunda olduğunu eğlenceli bir dille anlatır.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak dağların ardında, kocaman gövdeli ceviz ağaçlarının arasına saklanmış şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyün adı Gülümsemezköy’müş. Adı neden Gülümsemezköy dersiniz? Çünkü köyde yaşayan herkesin yüzü asık, kaşları çatıkmış. Kimsecikler gülmez, kimsecikler neşeyle ıslık çalmaz, kimsecikler “Günaydın!” bile demezmiş. Sadece kuzular meleşir, serçeler cıvıldaşır, bir de rüzgar neşeyle uğuldarmış.

İşte bu tuhaf köyde, bir Keloğlan yaşarmış. Keloğlan, kel kafası pırıl pırıl parlar, ama asıl parlayan şey içindeki neşesi ve merakıymış. Annesiyle birlikte yaşayan Keloğlan, her sabah uyanır, pencereden dışarı bakar ve iç geçirirmiş: “Ah şu köy halkı birazcık gülse, dünya ne kadar güzel olacak oysa!”

Bir sabah, Keloğlan köy meydanındaki çeşmeye su doldurmaya gitmiş. Bakmış ki, çeşme başında sıra bekleyen komşuların hepsinin yüzü sirke satar gibi. Keloğlan dayanamamış, taklitler yapmaya, komik suratlar göstermeye başlamış. Kaşlarını kaldırmış, gözlerini şaşı yapmış, dilini çıkarıp “Beeee!” demiş. Ama ne fayda! Ne gülen var, ne de gülümseyen. Sadece ihtiyar bir nine, “Oğlum başım ağrıyor zaten, bir de sen başla!” diye söylenmiş.

Keloğlan çok üzülmüş. “Bu işin bir çaresi olmalı,” diye düşünmüş. Tam o sırada, köyün en yaşlısı, en bilgesi, ama bir o kadar da tuhafı olan Dedeburnun Dede, elinde kocaman bir kitapla çıkagelmiş. Dedeburnun Dede’nin adı gibi burnu da dede, yani upuzunmuş. Burnu o kadar uzunmuş ki, hapşırdığında köyün öbür ucundaki tavuklar bile yerinden zıplarmış.

Keloğlan ve Kahkaha Çiçeğinin Peşinde

“Keloğlan, oğlum, neyin derdindesin böyle?” diye sormuş Dedeburnun Dede, burnunu kaşıyarak.

“Ah Dedeciğim,” demiş Keloğlan. “Köyümüzün adı Gülümsemezköy ama ben bu adı Gülümserköy yapmak istiyorum. Kimseyi güldüremiyorum. Sihirli bir şey yok mu?”

Dedeburnun Dede, burnunu sallaya sallaya gülmüş (evet, o gülebiliyormuş, çünkü burnu yüzünden hep kendine gülermiş): “Var, var elbette! Şu dağların ardında, Gökkuşağı Tepesi’nin tam zirvesinde, bir Kahkaha Çiçeği yetişirmiş. Derler ki, bu çiçeğin kokusunu alan herkes, istese de istemese de kendini gülmekten alamazmış. Ama onu bulmak hiç kolay değilmiş. Yol uzun, engeller komikmiş.”

Keloğlan’ın gözleri parlamış. “Komik engeller mi? Tam bana göre!” demiş. Hemen hazırlıklara başlamış. Annesi azığına koca bir somun ekmek, biraz peynir, bir de testiyle ayran koymuş. “Aman oğlum, dikkatli ol,” demiş annesi. “Ve sakın unutma, bazen en büyük sırlar en beklenmedik yerlerde saklıdır.”

Keloğlan, annesine sımsıkı sarılmış, “Merak etme anacığım, ben hem gülerim hem güldürürüm!” deyip yola koyulmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yol kenarında bir değirmen varmış. Değirmenin kapısından içeri bakmış ki, değirmenci un çuvalına yaslanmış, ağlıyor mu, gülüyor mu belli değil, tuhaf sesler çıkarıyor.

“Hayrola Değirmenci Amca, ne oldu sana?” diye sormuş Keloğlan.

Değirmenci, unlu elleriyle yüzünü silerken anlatmış: “Ah evladım, bu değirmenin taşı çok komik bir şey yapıyor! Buğdayı öğütüyor ama un yerine puf puf börekler çıkarıyor! Karnım aç, doyuyorum ama her seferinde gıdıklanıyorum! Bak, ye sen de!”

Gerçekten de değirmen taşı dönüp durdukça içinden sıcacık, mis gibi peynirli börekler fırlıyormuş. Keloğlan bir börek yemiş, ama börek o kadar komik bir şekilde damağında eriyormuş ki, kendini gülmekten alamamış. “Bu ne komik bir değirmenmiş böyle!” demiş kahkahalarla. Değirmenciyle birlikte biraz gülüp eğlendikten sonra Keloğlan yoluna devam etmiş. Aklı hep Kahkaha Çiçeği’ndeymiş.

Yürümüş, yürümüş, bir dere kenarına varmış. Derenin adı Kıkırdere’ymiş. Su şırıl şırıl değil, “kıkır kıkır” akıyormuş. Keloğlan derenin kenarında oturmuş, ayranını içerken bir kurbağa görmüş. Ama bu kurbağa “vrak vrak” diye bağırmıyor, tam tersine “hıhı hıhı” diye kıs kıs gülüyormuş.

“Sen neye gülüyorsun bakalım Bay Kurbağa?” diye sormuş Keloğlan.

Kurbağa, bir sıçrayışta Keloğlan’ın omzuna konmuş ve kulağına fısıldamış: “Sana bir sır vereceğim Keloğlan. Biraz ileride Hapşuu Dede’ye rastlayacaksın. Ona çok dikkat et! Ne zaman bir soru sorsan, cevap olarak kocaman bir ‘HAPŞUUU!’ çeker. Ama aslında bu hapşırığın içinde cevaplar saklı. Sadece doğru yerde gülebilirsen duyabilirsin.” Bunu söyledikten sonra, “hıhı hıhı” ede ede suya atlamış.

Keloğlan şaşkın ama neşeli bir şekilde yoluna devam etmiş. Biraz sonra, rengarenk mantarların yetiştiği bir açıklığa varmış. Tam ortada, kocaman bir mantarın üzerinde oturan, ak sakallı, pembe yanaklı bir dede varmış. Dedenin elinde kocaman, tüylü bir mendil varmış.

Keloğlan ve Kahkaha Çiçeğinin Peşinde

Keloğlan tam “Merhaba Dedeciğim,” diyecekken, dede müthiş bir sesle: “HAPŞUUU!” diye hapşırmış. O kadar şiddetli hapşırmış ki, Keloğlan’ın takkesi uçmuş, yakındaki bir ağacın dalına asılmış.

“Çok pardon,” demiş Hapşuu Dede, burnunu silerken. “Benim adım Hapşuu Dede. Gördüğün gibi, sürekli hapşırırım. Ama neden bilir misin? Dünya komikliklerle dolu ve ben bunlara dayanamayıp her seferinde hapşırmak zorunda kalıyorum! Mesela şuradaki bulutun şekli, tıpkı dedenin burnu gibi değil mi? HAPŞUU!”

Gerçekten de bulut tıpkı Dedeburnun Dede’nin burnuna benziyormuş. Keloğlan kıkırdamış.

“Ben Kahkaha Çiçeği’ni arıyorum Hapşuu Dede,” demiş Keloğlan. “Biliyor musun nerede olduğunu?”

Hapşuu Dede, tam cevap verecekken kocaman bir “HAPŞUUU!” daha çekmiş. Kahkaha Çiçeği’ni bulmak istiyorsan, Gökkuşağı Tepesi’ne çıkman gerek. Ama oraya sadece gerçek bir kahkahanın gücüyle varılır.”

“Peki nasıl güleceğim? Yani gerçek bir kahkaha nasıl olur?” diye sormuş Keloğlan.

Hapşuu Dede göz kırpmış: “İçten gelen, zorla olmayan, paylaşınca çoğalan bir kahkaha. HAPŞUUU!” Bu seferki hapşırık o kadar komik bir ses çıkarmış ki, Keloğlan kendini yerlerde yuvarlanarak gülerken bulmuş.

Hapşuu Dede, Keloğlan’a gülümsemiş ve “Şimdi git, tepeye doğru yol al. Ama unutma, çiçeği bulduğunda cevabı yanlış yerde aradığını görebilirsin!” deyip bir hapşırıkla gözden kaybolmuş.

Keloğlan, Hapşuu Dede’nin sözleri kafasında, Gökkuşağı Tepesi’ne tırmanmaya başlamış. Tepe gerçekten de rengarenkmiş; kırmızı gelincikler, turuncu laleler, sarı papatyalar, yeşil yosunlar, mavi çançiçekleri, mor lavantalar… Her adımda farklı bir koku, farklı bir renk Keloğlan’ı karşılamış. Tepenin zirvesine vardığında, ne görsün? Kocaman, altın yapraklı, ortası pırlanta gibi parlayan bir çiçek!

“İşte bu!” demiş Keloğlan sevinçle. “Kahkaha Çiçeği! Buldum sonunda!” Koşarak çiçeğin yanına gitmiş. Çiçeğin yaprakları narin, kokusu ise… hiçbir şeye benzemiyormuş. Ne gül, ne yasemin, ne lavanta… Kokladığında burnunda bir şey olmamış. Ama kalbinde bir kıpırtı hissetmiş. Küçük bir kıpırtı…

“Peki neden gülmüyorum?” demiş Keloğlan şaşkınlıkla. “Efsane hani koklayan gülermiş?” Çiçeğe tekrar yaklaşmış, derin bir nefes almış. Yine hiçbir şey olmamış. Hayal kırıklığı içinde çiçeğin dibine oturmuş. “Ne yapacağım şimdi? Demek ki her şey boşunaymış…”

Tam o sırada, aklına annesinin sözleri gelmiş: “Bazen en büyük sırlar en beklenmedik yerlerde saklıdır.” Sonra Hapşuu Dede’nin sözleri: “Çiçeği bulduğunda cevabı yanlış yerde aradığını görebilirsin.”

Keloğlan derin derin düşünmeye başlamış. Değirmenciyi hatırlamış; puf börekler yüzünden gıdıklanıp nasıl da gülmüştü. Kıkırdere’yi hatırlamış; kurbağanın “hıhı hıhı” diye gülüşünü. Hapşuu Dede’nin hapşırık sesini… Hepsi komikti, hepsi güzeldi ve Kahkaha Çiçeği’nin çiçeğin tam dibine geldi, ve hâlâ gülmüyordu.

“Demek ki,” demiş kendi kendine, “kahkaha dışarıdan gelmiyor! Bir çiçeğin kokusuyla, bir sihirle kimse gerçekten gülemez. Kahkaha, içimizde olmalı! Paylaşınca çoğalan bir şey, tıpkı Hapşuu Dede’nin dediği gibi!”

O anda Keloğlan’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş. Çünkü anlamış ki, asıl mesele köyüne dönüp onlara bu yolculuğu anlatmakmış. Onların yüzünü güldürmek için bir çiçeğe ihtiyacı yokmuş; kendi neşesi, kendi hikayeleri, kendi gülüşü yeterliymiş. Tam bu düşünceyle gülümserken, Kahkaha Çiçeği birden ışıldamaya başlamış. Altın yaprakları açılmış, içinden cıvıl cıvıl sesler yükselmiş. Ama bu sesler bildiğimiz kahkaha değil, sanki tüm dünyanın neşesinin minik titreşimleriymiş. Çiçek, Keloğlan’ın yüzüne doğru eğilmiş ve fısıldar gibi bir sesle “İşte şimdi anladın” demiş.

Keloğlan, çiçeği koparmamış. Sadece teşekkür etmiş ve oradan ayrılmış. Dönüş yolu, geliş yolundan daha kısa, daha neşeli geçmiş. Değirmencinin yanından geçerken ona kocaman bir gülümsemeyle “Afiyet olsun!” demiş. Değirmenci şaşkınlıkla bakakalmış, çünkü ilk defa biri ona gülümseyerek laf ediyormuş. Kıkırdere’nin kenarındaki kurbağaya “Sırrını çözdüm!” diye seslenmiş, kurbağa “hıhı hıhı” diye karşılık vermiş.

Köyüne vardığında, akşam olmak üzereymiş. Köy meydanında herkes toplanmış, Keloğlan’ın dönüşünü bekliyormuş. Dedeburnun Dede, burnu titreye titreye en önde duruyormuş. Annesi ise elleri belinde, “Anlat bakalım oğlum, ne öğrendin?” der gibi gülümsüyormuş.

Keloğlan meydanın ortasına geçmiş, başlamış anlatmaya. Öyle ballandıra ballandıra, öyle komik taklitlerle anlatmış ki, önce çocuklar kıkırdamış. Sonra kadınlar gülümsemiş. Ardından erkekler kahkahayı basmış. En sonunda, o hiç gülmeyen ihtiyar nine bile, “Yeter Keloğlan, çenem ağrıdı gülmekten!” diye bağırmış. Ve o anda olan olmuş; tüm köy halkı, Gülümsemezköy’ün bütün sakinleri, ilk defa hep birlikte, içten, sıcacık bir kahkaha atmışlar. O kahkaha gökyüzüne yükselmiş, bulutları yarıp geçmiş, ta Gökkuşağı Tepesi’ndeki Kahkaha Çiçeği’ne kadar ulaşmış. Çiçek, bu sesi duyunca son bir kez parıldamış ve tüm yapraklarıyla birlikte neşeli bir rüzgara dönüşmüş. Artık o rüzgar, dünyanın her yerine, ihtiyacı olan herkese bir gülümseme tozu taşıyormuş.

O günden sonra köyün adı değişmiş mi dersiniz? Elbette! Köyün yeni adı artık Gülümserköy olmuş. Keloğlan mı? O hâlâ orada, annesiyle birlikte yaşıyor. Arada Hapşuu Dede’yi ziyarete gidiyor, değirmenciden börek alıyor, kurbağayla sohbet ediyor. Her gün köy meydanında birileri onun yeni maceralarını dinlemek için toplanıyor. Çünkü artık biliyorlar ki, en güzel kahkaha, yürekten gelen ve sevdiklerinle paylaşılandır. Ve bir de şunu öğrenmişler: Mutluluk, uzaklarda aranacak bir çiçek değil, aslında hemen yanı başında, sadece fark edilmeyi bekleyen sıcacık bir duygudur.

Gökten üç elma düşmüş; biri Keloğlan’a, biri gülen köylülere, biri de bu masalı okuyup kıkırdayan tüm çocuklara… Ve hepsi de yaşadılar, mutlu oldular, güldüler ve güldürdüler.

Benzer Masallar