Ay’ın Arka Bahçesindeki Mavi Çiçek

Ay’ın Arka Bahçesindeki Mavi Çiçek

Konu: Küçük mucit Zeynep, büyükannesinin eski gözlemevinde keşfettiği gizemli bir teleskop sayesinde, Ay’ın karanlık yüzünde mavi ışıklar görmeye başlar. Bu ışıkların, nesli tükenmekte olan Ay Çiçekleri’nden geldiğini öğrenir. Ay Çiçekleri, Dünya’nın atmosferini temizleyen özel tohumları Ay’da saklamaktadır. Ancak Ay’ın soğuk karanlığı çiçekleri öldürmektedir. Zeynep, evindeki basit malzemelerle bir uzay gemisi tasarlar, Ay’a yolculuk eder ve çiçekleri Dünya’ya getirerek hem onları kurtarır hem de Dünya’nın geleceğini kurtarır. Masal, merakın, yaratıcılığın ve doğayı korumak için küçük ellerin de büyük işler başarabileceğini anlatır.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, küçük bir sahil kasabasında Zeynep diye bir kız çocuğu yaşarmış.
Zeynep, on yaşındaymış. Saçları, gece gökyüzü gibi koyu kahverengiymiş. Gözleri, yeni filizlenen yapraklar gibi yeşil yeşilmiş. Ama Zeynep’i diğer çocuklardan ayıran, gözlerinin rengi değil, ellerinin işiymiş. Zeynep, her şeyi tamir edermiş. Kırık bir saat, bozuk bir radyo, kopmuş bir bisiklet zinciri… Zeynep’in eline geçen, çalışır olurmuş. Bu yüzden herkes ona “Küçük Mucit” der imiş.

Zeynep, annesiyle ve büyükannesiyle yaşarmış. Babası, uzay mühendisiydi, ama Zeynep daha küçükken, uzun bir görev için yıldızlara gitmiş ve bir daha dönmemişti. Zeynep, babasının fotoğrafına her gece bakar, “Bir gün ben de gideceğim,” der imiş.
Büyükannesinin evi, kasabanın tepesinde, eski bir gözlemevinin içindeymiş. Bu gözlemevi, çok çok eskiden, yıldızları incelemek için yapılmış. Ama şimdi, pencereleri tozlu, teleskopu paslı, rafları kitaplarla dolu eski bir bina olarak duruyormuş.

Zeynep, her yaz sonu, büyükannesinin evine gider, gözlemevinin tozlu raflarını karıştırır, eski kitapları okurmuş. Ama o yaz, farklı bir şey oldu.

Ay’ın Arka Bahçesindeki Mavi Çiçek

Bir akşam, Zeynep, gözlemevinin çatısına çıktı. Yıldızları seyretmek istiyordu. Büyükannesi, ona eski teleskopu göstermişti. “Bu teleskop,” demişti büyükannesi, “dedenin dedesinin. Çok eski. Ama hâlâ çalışır, sanırım.”
Zeynep, teleskobu temizledi. Paslı vidaları yağladı. Lensleri parlattı. Ve gözünü teleskopa dayadı.
Önce, Ay’ı gördü. Ay, her zamanki gibi, sarımsı, yuvarlak, güzeldi. Ama Zeynep, teleskobu Ay’ın karanlık yüzüne çevirdiğinde, bir şey fark etti. Ay’ın öteki tarafında, görünmez tarafında, minik minik mavi ışıklar vardı. Sanki birisi, Ay’ın karanlık yüzünde mavi mumlar yakmıştı.
“Anne!” diye seslendi Zeynep. “Büyükanne! Ay’ın arka tarafında mavi ışıklar var!”
Annesi ve büyükannesi, teleskoba baktılar. Ama onlar, sadece karanlık Ay’ı gördüler. “Işık falan yok, canım,” dedi annesi. “Belki bir yansımadır.”
Ama Zeynep, biliyordu ki, bu bir yansıma değildi. O ışıklar, canlıydı. Sanki nefes alıyorlardı. Bazen parlak, bazen soluk. Sanki birileri, “Buradayız,” diyordu.
O gece, Zeynep uyuyamadı. Gözlerini kapattığında, o mavi ışıklar dans ediyordu. Ve bir ses duydu. Sanki bir çiçek, rüzgârda fısıldıyordu. “Gel bize, Zeynep. Gel bize.”
Ertesi gün, Zeynep, gözlemevinin kitaplığına daldı. Raflar, eski astronomi kitaplarıyla doluydu. Zeynep, tozlu kitapları tek tek karıştırdı. Ve işte, en alt rafta, en eski kitabı buldu. Kitabın kapağı, deriydi. Üzerinde, Ay ve mavi bir çiçek resmi vardı. Kitabın adı: “Ay Çiçekleri’nin Sırrı.”

Zeynep, kitabı açtı. Sayfalar, sarılmıştı, ama yazılar hâlâ okunuyordu. Kitapta şöyle yazıyordu:
“Çok çok eskiden, Dünya’nın atmosferi kirlenmeye başladığında, bilim adamları, özel tohumlar geliştirdiler. Bu tohumlar, havayı temizleyen, karbondioksiti oksijene çeviren, sihirli tohumlar idi. Ama bu tohumlar, Dünya’nın sıcaklığında, çok hızlı büyüyor, kontrolsüzleşiyorlardı. Bu yüzden, bilim adamları, tohumları Ay’a götürdüler. Ay’ın soğuk karanlığında, tohumlar, çiçek olarak kaldılar. Büyümediler, ama ölmediler. Sadece beklediler. Ve her gece, Dünya’ya bakarak, ‘Bir gün, bir çocuk bizi geri getirecek,’ dediler.”
Zeynep’in kalbi, çarp çarp çarpmaya başladı. “Ay Çiçekleri,” diye fısıldadı. “Onlar gerçek. Ve ben onları gördüm.”
Kitabı okumaya devam etti. “Ama Ay Çiçekleri, Ay’ın karanlık yüzünde, çok soğukta yaşarlar. Her yıl, biraz daha soluklaşırlar. Eğer birileri onları Dünya’ya getirmezse, bir gün, tamamen solup gidecekler. Ve o gün geldiğinde, Dünya’nın atmosferi, eskisi gibi temizlenemeyecek.”

Zeynep, kitabı kapattı. Gözleri, kararlıydı. Onları getirmeliydi. Ay Çiçekleri’ni Dünya’ya getirmeliydi. Ama nasıl? O, on yaşındaydı. Uzay gemisi yoktu. Parası yoktu.
Ama Zeynep, “Yapamam,” demezdi. Zeynep, “Nasıl yaparım?” diye düşünürdü.
O akşam, Zeynep, odasına çekildi. Odası, bir mucidin odasıydı. Her yer, parçalar, tornavidalar, eski radyolar, bisiklet tekerlekleri, plastik şişeler… Zeynep, bu parçalarla, her şeyi yapabilirdi. Bir keresinde, eski bir radyodan ve bisiklet dinamosundan, kasabanın elektriğini kesildiğinde çalışan bir lamba yapmıştı. Bir keresinde, plastik şişelerden ve ipden, rüzgârı ölçen bir makine yapmıştı.
Şimdi, gözleri, parçalar arasında gezindi. “Uzay gemisi,” diye düşündü. “Küçük bir uzay gemisi. Ay’a gidip, çiçekleri alıp, geri dönecek.”

Saatlerce çalıştı. Gece, gündüz… Annesi, “Zeynep, uyu biraz,” dedi. Ama Zeynep, durmadı. Çünkü biliyordu ki, Ay Çiçekleri, her geçen gün biraz daha soluyordu.
Üç gün sonra, Zeynep’in uzay gemisi hazırdı. Gemi, eski bir su ısıtıcısının gövdesinden yapılmıştı. İçine, büyükannesinin eski radyosundan alınmış bir kontrol paneli yerleştirilmişti. Enerji kaynağı, Zeynep’in bisikletinden sökülmüş dinamoydu. Dinamoyu, rüzgâr türbini gibi çevirecek bir pervane vardı. Ama en önemlisi, Zeynep’in babasının bıraktığı bir kutucuktan bulduğu, “mini roket yakıtı” yazan küçük bir tüptü. Babası, bu tüpü, “Acil durumlar için,” demişti. Zeynep, bu acil durumun, şu an olduğunu biliyordu.

Ay’ın Arka Bahçesindeki Mavi Çiçek

Gemi, küçüktü. Sadece Zeynep sığardı içine. Ve birkaç saksı. Çünkü Zeynep, Ay Çiçekleri’ni saksılara dikip getirecekti.
Büyükannesi ve annesi, gemiyi gördüklerinde, önce şaşırdılar, sonra güldüler, sonra ağladılar. “Zeynep,” dedi annesi, “bu… bu çok tehlikeli.”
“Biliyorum, anne,” dedi Zeynep. “Ama Ay Çiçekleri, Dünya için tehlikede. Ve ben, onları kurtarabilirim.”
Büyükannesi, Zeynep’e sarıldı. “Sen, dedenin ruhunu taşıyorsun,” dedi. “O da, imkânsızı imkânlı kılardı. Git, canım. Ama dikkatli ol.”
Zeynep, gemiye bindi. Kontrol panelini çalıştırdı. Mini roket yakıtını, dinamoya bağladı. Ve bir düğmeye bastı. Gemi, hafifçe titredi. Sonra, yavaş yavaş, yerden yükseldi. Zeynep, pencereden baktı. Annesi, büyükannesi, gözlerinde yaşlarla, el sallıyorlardı. Zeynep de el salladı. Ve gökyüzüne doğru yükseldi.

Yolculuk, uzundu. Ama Zeynep, yalnız değildi. Geminin içinde, babasının fotoğrafı vardı. Ve babasının sesi, sanki radyodan geliyordu: “Yıldızlar, seni bekliyor, kızım.”
Ay’a vardığında, Zeynep, gemiyi Ay’ın karanlık yüzüne indirdi. Dışarı çıktı. Annesinin ördüğü kazak, büyükannesinin diktiği eldivenler, ve babasının bıraktığı kask… Hepsi üzerindeydi. Ay’ın toprağı, toz gibiydi. Gri, sessiz, soğuk.
Zeynep, teleskobunda gördüğü yöne doğru yürüdü. Ay’ın yerçekimi, Dünya’nınkinden azdı. Her adımı, zıplar gibi atıyordu. Ve işte, bir tepeye vardığında, gördü.
Mavi ışıklar. Binlerce, milyonlarca mavi ışık. Ay Çiçekleri, Ay’ın karanlık toprağında, soluk soluk parlıyorlardı. Sanki her biri, küçük bir yıldızdı. Sanki her biri, “Sonunda geldin,” diyordu.
Zeynep, çiçeklerin arasına çöktü. Elleriyle, nazikçe, toprağı kazdı. Çiçeklerin köklerini, saksılara yerleştirdi. Saksılar, geminin içinde, özel bir bölmede duruyordu. Zeynep, on saksı doldurdu. On saksı, mavi ışık. On saksı, umut.
Ama o anda, bir şey oldu. Ay’ın toprağı, titremeye başladı. Zeynep, etrafına baktı. Ay Çiçekleri, soluklaşıyordu. Çünkü Zeynep, onları topraktan ayırmıştı. Ve Ay’ın soğuğu, onları öldürüyordu.
“Hayır!” diye bağırdı Zeynep. “Hayır, ölmeyin!”
O anda, Zeynep’in aklına bir şey geldi. Kitapta yazıyordu: “Ay Çiçekleri, sevgiyle büyür. Sıcaklıkla değil, sevgiyle.”

Ay’ın Arka Bahçesindeki Mavi Çiçek

Zeynep, saksıları kucakladı. Gözlerini kapadı. Ve kalbinden, sevgi gönderdi. Babasına duyduğu sevgiyi. Annesine, büyükannesine, köyüne, Dünya’ya duyduğu sevgiyi. Ve o sevgi, ellerinden geçerek, saksılara, çiçeklere aktı.
Ay Çiçekleri, titredi. Ve sonra, parlaklaştı. Daha parlak, daha canlı, daha mavi. Sanki Zeynep’in sevgisi, onlara yeni bir hayat vermişti.
Zeynep, gemiye bindi. Saksıları güvenli bir yere koydu. Ve Dünya’ya doğru yola çıktı.

Dünya’ya döndüğünde, herkes onu bekliyordu. Kasabanın tüm halkı, gözlemevinin etrafına toplanmıştı. Zeynep, gemiden indi. Saksıları, elleriyle taşıdı. Ve her saksıyı, kasabanın bir köşesine, bir bahçeye, bir okulun önüne, bir hastanenin bahçesine dikti.
Ay Çiçekleri, Dünya’nın toprağına değdiğinde, büyümeye başladılar. Hızla büyüdüler. Ve havayı temizlemeye başladılar. Kasabanın gökyüzü, daha mavi oldu. Hava, daha temiz oldu. İnsanlar, derin derin nefes aldılar. Ve gülümsediler.

Zeynep, büyükannesinin gözlemevine döndüğünde, teleskobuna bir kez daha baktı. Ay’ın karanlık yüzüne baktı. Ve orada, hâlâ mavi ışıklar vardı. Ama şimdi, daha parlaktılar. Çünkü Zeynep, onlara umut vermişti. Ve onlar, Zeynep’e teşekkür ediyorlardı.
Annesi, Zeynep’e sarıldı. “Babın, seninle gurur duyardı,” dedi.
Zeynep, gökyüzüne baktı. Bir yıldız, parladı. Sanki babası, “Aferin, kızım,” diyordu.
O günden sonra, Zeynep, her gece teleskobuna bakar, Ay Çiçekleri’ni kontrol ederdi. Ve her sabah, bahçesindeki mavi çiçeklere su verir, onlarla konuşurdu. Çünkü Zeynep biliyordu ki, doğa, dinlenmeyi bekler. Ve dinleyen, her zaman doğruyu bulur.
Ve yaşadı, mutlu oldu. Ellerinde toz, gözlerinde yıldızlar, kalbinde sevgiyle. Çünkü en büyük mucitlik, doğayı sevmekti. Ve en büyük keşif, kalbindeki sevgiyi bulmaktı.

Benzer Masallar