Kaan ve Söğüt Ağacının Konukları

Kaan ve Söğüt Ağacının Konukları

Konu: Küçük bir köyde yaşayan Kaan, her sonbahar söğüt ağacına konan kırlangıçların bir yıl gelmediğini fark eder. Ali Dedesinin rehberliğinde, kuşların uğrak yeri olan sazlığın kuruduğunu, eski su kanalının tıkandığını keşfeder. Arkadaşları Zeynep, Mert ve Elif’le birlikte kanalı onarır; bir sonraki baharda hem sazlık canlanır hem kırlangıçlar geri döner. Köyde ortak iş yapma geleneği yeniden canlanır.
Köyün güney ucunda, artık kurumuş bir derenin yatağına yaslanmış yaşlı bir söğüt ağacı dururdu. Dalları toprağa doğru eğilmiş, yaprakları dar, sivri, rüzgârda birbirine sürtündüğünde fısıltıya benzeyen bir ses çıkarırdı. Bu ses, yaz gecelerinde Kaan’ın uyku ile uyanıklık arasında dinlediği, neredeyse bir ninni gibi gelen sesti.
Kaan dokuz yaşındaydı. Babası Çetin Usta köyde marangozdu; annesi Zeynep Hanım evin küçük bahçesinde sebze yetiştirmeyi, reçel yapmayı, hatta arı kovanlarının başında durmayı severdi. Kaan’a çocukluğundan beri en çok Ali Dede bakmıştı. Ali Dede, babaannesinin babasıydı; yetmiş altı yaşında, beli hafifçe bükülmüş ama gözleri gençlere taş çıkartırcasına berrak bir adam. Yıllarca köyde arıcılık yapmıştı; şimdi emekliydi ama kovanlarının başından ayrılmıyor, bal süzdüğü günlerde torununu yanına çağırıyordu.
Kaan ve Söğüt Ağacının KonuklarıAli Dede, Kaan’a “doğanın bir kitabı”nı okumayı öğretmişti. “Bak, dedeni dinle,” derdi. “Bir karınca yolunun düz gittiğini görürsen, hava soğuyacak demektir.” Kaan, dedesinin yanında büyürken toprağın küçük yeşil filizlerinin ne zaman çıkacağını, rüzgârın yönüne göre havanın nasıl değişeceğini, bir kuş çığlığının ne anlama geldiğini yavaş yavaş sezmeye başlamıştı.
İşte tam burada, söğüt ağacının altında, Kaan’ın hayatının en sevdiği zaman başlardı: her yılın ağustos sonlarına doğru ilk kırlangıçlar süzülerek köye gelirdi.
Kaan kırlangıçları severdi. Onlar köye geldiğinde yaz henüz bitmemiş gibi gelirdi; sanki ince, kıvrık kanatlı küçük haberciler güneşin biraz daha kalması için ricacı olur gibiydi. Söğüt ağacının alt dallarında, çatallanmış kıvrımlarda yosun ve çamurdan örülmüş yuvarlak yuvalar yaparlardı. Yuvaların altında, küçük yuvarlak lekeler — kuşların dışkıları — minik bir desene dönüşürdü. Dalların arasından bazen bir kırlangıç fırlar, sivri kanatlarını iki yana açarak köyün üstünden bir iki tur atar, sonra aynı hızla geri dönerek yuvasına dalardı.
Kaan o yılın ağustosunu heyecanla bekliyordu. Annesi “bu yaz biraz garip, sıcaklar erken bastırdı” demişti. Ali Dede ise “göçmen kuşlar takvimlerini şaşırmaz, biraz sabret” diye onu yatıştırmıştı. Ama Kaan günler ilerledikçe gözlerini söğütten alamaz oldu. Dallar boştu.
Eylül başladı. Çoğu yıl bu zamana kadar yirmi otuz kırlangıç en azından bir gecelik konaklama için bile uğrardı. Bu yıl ne dalların altında ne de çatı kenarlarında tek bir kırlangıç vardı.
Kaan bir akşam sofrada sessizce otururken, Ali Dede’ye döndü: — Dede, bu yıl kırlangıçlar gelecek mi sence?
Ali Dede kaşığını tabağına bıraktı, bir süre Kaan’a baktı. Gözlerinde neşeyle birlikte bir hüzün vardı. — Onlar yola çıkmadan önce, dedemin babası “Kırlangıç az gelirse, toprağın bir derdi var” dermiş, dedi. “Şimdi yola çıkmış olmalılar. Senin meraklı gözlerinle bakınca, onların yolunda değişen bir şeyler olduğunu belki birlikte anlarız.”
— Yolu üzerinde mi? diye sordu Kaan.
Ali Dede tabağındaki son lokmayı bitirdikten sonra masadan kalktı. Elini Kaan’ın omzuna koydu. — Yarın sabah biraz erkenci kalkalım, dedi. “Kırlangıçları biz aramaya gidelim. Belki onlardan bir haber alırız.”
Ertesi sabah güneş daha yükselmeden, Ali Dede ile Kaan köyün güneyindeki patikadan yürümeye başladılar. Patika, eski bir değirmen kalıntısının yanından geçiyor, sonra hafifçe yükselerek tepenin eteğine ulaşıyordu. Ali Dede bastonuna yaslanıyordu ama adımları hâlâ sağlamdı.
Kaan ve Söğüt Ağacının KonuklarıYolun kenarında, bir zamanlar akan dere şimdi kupkuru, çatlamış bir yataktan ibaretti. Çakıl taşlarının arasında küçük kurbağa kemikleri, kırık bir sürüngen pulu, hatta yıllar önce ölmüş küçük bir balığın beyazlamış iskeleti duruyordu.
— Eskiden burada neşeyle şırıldardı, dedi Ali Dede. “Sen doğmadan önce bile, bu derenin sesi evimizin önünden duyulurdu.”
Biraz daha yürüdüler. Tepeyi aştıklarında karşılarında küçük bir vadi açıldı. Vadinin ortasında, eskiden geniş bir sazlık uzanırdı. Sazlık, suyun içinde biten, üç metreye kadar boy atabilen, ucu tüylü kamışlar; aralarında nilüferler, su bitkileri; kıyısında ise söğüt ağaçlarının küçük bir korusu bulunurdu. Burası, göç sırasında kırlangıçların, hatta turnaların, bazen ördeklerin uğradığı, suyun içinden böcek topladıkları, bir gece dinlenip yollarına devam ettikleri önemli bir durak yeriydi.
Ama karşılarında gördükleri manzara Kaan’ın yüreğini buruşturdu. Sazlık tamamen kurumuştu. Kamışlar sararıp kahverengiye dönmüş, kırılgan bir halde birbirine yaslanmıştı. Suyun yerinde, çatlamış bir balçık tabakası vardı. Nilüferlerden eser yoktu; sadece kurumuş yaprak izleri, küçük çamur çukurları.
Kaan yavaşça yere çömeldi. Elini toprağa dokundurduğunda parmakları sıcak ve kuru geldi. — Dede, dedi, “burada su yok olmuş.”
Ali Dede bastonunu toprağa vurdu. Hafif bir ses duyuldu — toprağın altında boşluk vardı, sanki bir kemik gibi içi boşalmıştı. — Hayır, dedi. “Su yok olmamış. Su yolu tıkanmış. Bak.”
Yaşlı adam vadinin doğu tarafına doğru yürüdü. Kaan onu izledi. Vadinin kenarında, eskiden sazlığın suyunu besleyen, dağdan gelen küçük bir kanal vardı. Kanal, toprak ve taşla örtülmüş, üstüne yıllar önce düşmüş bir kavak ağacının gövdesi yatmıştı. Kanalın gerisinde ise dağdan süzülen suyun biriktiği küçük bir gölcük vardı; ama su o kanaldan geçemediği için sazlığa ulaşamıyordu.
Ali Dede, kanalın üzerine devrilmiş kavak kütüğüne baktı.
— Bu kanal, dedemin babasının zamanında açılmış, dedi. “Köylüler bir araya gelip kazmış, bakımını da her yıl birlikte yaparmış. Son yıllarda ise kimse ilgilenmemiş. Ağaç devrilmiş, toprak birikmiş, dere yatağı tıkanmış. Sazlık susuz kalınca böcekler gitmiş, kurbağalar kaybolmuş. Kuşlar da artık konacak bir yer bulamaz olmuş.”
Kaan, duyduklarını düşünerek bir süre sessiz kaldı. Sonra başını kaldırdı.
— Biz onarabilir miyiz?
Ali Dede, her zamanki o yarım gülümsemesiyle baktı.
— Onarabiliriz, dedi. “Sen, ben ve çağıracağın arkadaşların… Bu iş kuvvet işi değil, sabır işi. Tek kişinin yapacağı bir iş değil; ama omuz omuza verirsek başarabiliriz.”
O gün Ali Dede ile Kaan vadiyi baştan sona dolaştılar. Kanalın tıkalı bölümlerini, devrilen kavak kütüğünü ve suyun sazlığa ulaşması gereken yolu tek tek incelediler. Ali Dede cebinden küçük bir defter çıkardı; gördüklerini birkaç çizgi ve küçük işaretlerle not etti.
Eve dönerlerken Kaan sordu:
— Dede, bunu neden kimse fark etmedi?
Ali Dede cevap vermeden önce birkaç adım yürüdü.
— Çünkü herkes yalnızca kendi tarlasına baktı, dedi. “Kendi işine yetişmeye çalıştı. Eskiden köyde ortak işler birlikte yapılırdı. O alışkanlık unutulunca, ortak yerler de yavaş yavaş sahipsiz kaldı.”
Kaan o gece yatağına uzandığında gözlerini tavana dikti. Pencereden vuran ay ışığında söğüt ağacının gölgesi usulca sallanıyordu. Boş kalan kırlangıç yuvalarını, dedesinin sözlerini ve kuruyan sazlığı düşündü.
Yatağının yanındaki küçük defteri aldı ve içine birkaç satır yazdı:
“Kırlangıçlar gelmiyor. Çünkü sazlık kurudu. Çünkü kanal tıkandı. Çünkü kimse ilgilenmedi. Biz ilgileneceğiz.”
Ertesi gün okulda, öğle tatilinde üç arkadaşını yanına çağırdı: Zeynep; köyün en çalışkan kızlarından biri, kısa saçlı, ince parmaklı ve her zaman bir planı olan. Mert; uzun boylu, sessiz ama çalışmaktan hiç kaçınmayan biri. Bir de Elif; daha yedi yaşındaydı ama ablasıyla her işe koşan, çevik ve meraklı bir kızdı.
Kaan olanları anlattı.
Zeynep şaşkınlıkla sordu:
— Hangi kanal? Biz hiç görmedik ki.
— Gösteririm, dedi Kaan. “Ama önce bir plan yapmalıyız. Suyun yeniden sazlığa ulaşması için kanalın açılması gerekiyor. Devrilen kütüğü kaldırmalı, biriken toprağı temizlemeliyiz. Bunların hepsini bir günde bitiremeyiz.”
— Ne kadar sürer? dedi Mert.
— Ali Dede üç gün diyor, dedi Kaan. “Dört kişi başlayalım, başkaları da gelirse daha kısa sürer.”
Ertesi cumartesi sabahı, köyün güneyindeki patikada dört çocuk, sırtlarında küçük çantalar, ellerinde kazmalar ve küreklerle yola çıktı. Ali Dede onlara birkaç adım geriden eşlik ediyordu. Çocuklar büyük bir iş yapacaklarına o kadar inanmışlardı ki, birbirlerine meydan okur gibi adım atıyorlardı.
Kaan ve Söğüt Ağacının KonuklarıVadiye vardıklarında işin büyüklüğünü ilk kez gerçekten gördüler. Kanalın üstündeki kavak kütüğü sandıklarından daha kalındı; toprağın içine yarıya kadar gömülmüştü. Yan tarafında küçük kayalar, yapraklar, bir zamanlar sel sürüklemiş ince dallar birikmişti.
— İlk önce kütüğü kaldıracağız, dedi Ali Dede. “Sonra biriken toprağı temizleyeceğiz, en son da taşları ayıklayacağız. Kütüğü çekmek için sağlam bir halat lazım. Aranızda düğüm atmayı bilen var mı?”
Zeynep hemen atıldı.
— Ben biliyorum, dedi.
Mert kütüğün yanına çömeldi. Altına sıkışmış küçük taşları tek tek çıkarmaya başladı. Kaan eline aldığı sivri bir taşla biriken toprağı gevşetiyordu. Elif ise çevreden topladığı sağlam dalları ve ince ipleri bir araya getirerek halata yardımcı olacak bir bağ hazırlıyordu.
Çocuklar büyük bir ciddiyetle çalıştılar. Bazen kütüğün bir ucu kıpırdar gibi oluyor, sonra yeniden yerine oturuyordu. Bazen toprağın altından küçük bir solucan çıkıyor, Elif onu dikkatlice kenara alıp, “Onu da güvenli bir yere bırakalım,” diyordu. Kimi zaman Zeynep’in küreği bir taşa çarpıyor, çıkan ses vadide yankılanıyordu.
— Bu kadar taşı ne yapacağız? diye sordu Zeynep.
Ali Dede gülümsedi.
— Bir kenara yığın, dedi. “Belki su yolunun kıyısına dizeriz. Böylece küçük hayvanlara da güvenli sığınaklar olur.”
Öğleye doğru kütük sonunda yerinden oynamaya başladı. Çocuklar hep birlikte halata asıldılar. Kaan’ın omuzları gerildi, Mert’in yüzü kıpkırmızı oldu, Zeynep nefes nefese kaldı. Sonunda kütük birkaç santimetre kaydı.
Birkaç dakika sonra kütüğün altından nemli bir toprak şeridi göründü.
Ali Dede eğilip parmağını toprağa dokundurdu. Sonra gülümseyerek çocuklara döndü.
— Bakın, dedi. “Toprak hâlâ nemli. Demek ki kanalın suyu yeniden buraya ulaşabilir.”
Bu küçük keşif, çocukların bütün yorgunluğunu unutturdu. Öğleden sonra toprağın ince bir çatlağından ilk su damlası süzüldü. Ardından küçük bir su yolu oluştu ve birkaç metre ilerleyerek sazlığın kenarına ulaştı.
O gün daha fazla çalışamadılar. Ali Dede çocukları yorgun ama mutlu bir şekilde köye götürdü.
Yolda Zeynep merakla sordu:
— Yarın kimler gelecek?
— Benim ağabeyim Salim de gelebilir, dedi Mert. “Onun küreği de var.”
— Benim ablam da gelir, dedi Elif. “Bize yardım eder.”
— Ben de babama söylerim, dedi Kaan. “Belki atölyesinden birkaç alet getirebilir.”
Ertesi gün vadide çalışan çocukların sayısı altıya çıktı. Üçüncü gün ise köyden iki yetişkin de onlara katıldı: Kaan’ın babası Çetin Usta ile Mert’in dayısı.
Ali Dede, çocukların işi sahiplenmesini istiyordu. Bu yüzden yetişkinlerin her şeyi onların yerine yapmasına izin vermedi. Onlar daha çok ağır işlerde destek oldular. Ali Dede ise el aletlerini kontrol etti, çocuklara çay ve su taşıdı, yorulduklarında da onları neşeli sözlerle cesaretlendirdi.
— Önemli olan sizsiniz, dedi Çetin Usta’ya alçak sesle. “Çocuklar bunu kendi başlarına yaparsa, bir daha unutmazlar.”
Üç günün sonunda kanalın tamamı açıldı. Suyun, dağdan gelen küçük gölcükten sazlığa akması için geçici bir yatak kazıldı. Sazlığın birkaç noktasında, suyun birikeceği küçük çukurlar yapıldı. Çamurlu yatak kıyısına birkaç küçük taş yığını, böceklerin sığınacağı yerler olarak dizildi.
Çocuklar üç günün sonunda yorgunluktan bitkin düştüler. Ellerinde küçük kabarcıklar oluşmuş, dizleri ve ayakkabıları çamura bulanmıştı. Yorgundular ama yüzlerindeki gülümseme hiç kaybolmamıştı. Vadinin ortasından, yavaşça akan ince bir su sesi geliyordu. Bu ses, Kaan’a küçükken annesinin ninni söylerken mırıldandığı melodileri hatırlattı.
— Duyuyor musunuz? dedi Kaan.
Kaan ve Söğüt Ağacının KonuklarıArkadaşları başlarını salladılar. Suyun sesi, onlar için şimdiden sazlığın eski halini hatırlatan bir şarkıydı.
Ali Dede son gün çocukların yanına geldi. Elinde küçük bir teneke kutu vardı. — Bu kutuyu, dedi, “senin babaannen bana vermişti. İçinde balla karışık birkaç damla su var. ‘Bu bir gün lazım olur’ demişti. Şimdi lazım oldu.”
Kutu açıldı. İçindeki tatlı su, sazlığın kenarına döküldü. Ali Dede bunu bir şenlik gibi yaptı: — Bu, dedi, “sazlığın eski suyunun hatırası. Yeni su gelene kadar bu hatıra orada kalsın.”
Çocuklar gülüştü. Zeynep Ali Dede’nin elini öptü. Kaan ise, birkaç gün sonra, dedesinin verdiği o küçük deftere sazlığın eski ve yeni halini çizdi.
Kış o yıl erken geldi. Sazlıktaki suyun bir kısmı yüzeyden ince bir buz tabakasıyla örtüldü ama kalın bir buz oluşmadı. Kaan kış boyunca arada bir vadiye gitti; Ali Dede bazen ona eşlik etti, bazen Çetin Usta ile birlikte gittiler. Soğuk havada kanalın kenarında biriken buz parçalarını kırdılar; suyun yolundan sapmaması için birkaç yerde küçük düzeltmeler yaptılar.
Kaan bir gün eve dönerken dedesine sordu:
— Sence gerçekten gelecekler mi, dede? Kırlangıçlar?
Ali Dede gülümsedi:
— Kuşlar yollarını hatırlayan canlılardır, dedi. “Ama onlar sadece yolu değil, suyu da hatırlar. Sazlık yeniden suya kavuşursa, ilk gelen kuş haber verir diğerlerine.”
Kaan o kış boyunca gözlerini sık sık gökyüzüne dikti. Hiçbir şey göremedi; ama umudu kesmedi.
Bahar geldiğinde, sazlık yavaş yavaş canlandı. Önce, kanalın kenarındaki küçük böcekler ortaya çıktı. Sonra suyun yüzeyinde yeşil bir örtü gibi ince su bitkileri göründü. Sazların diplerinden, küçük kurbağa yavruları — iribaşlar — suyun içinde kıpır kıpır kıpırdanmaya başladı.
Mart ayının sonlarına doğru, bir sabah Kaan söğüt ağacının altında oturmuş, Ali Dede’nin eski bir arı kovanını tamir ederken yardım ediyordu. Birden yukarıdan bir çığlık geldi: “viyılt, viyılt, viyılt.”
Kaan başını kaldırdı. Gökyüzünde, kıvrık kanatlı, ince gövdeli, koyu mavi-siyah sırtlı, kızılımsı boğazlı küçük bir kuş süzülüyordu. Bir kırlangıç.
Arkasından bir tane daha. Sonra birkaç tane daha. Kaan kovanı bıraktı, ayağa kalktı. Söğüt ağacının dalları, bir anda küçük misafirlerini karşılamaya hazırlanıyordu. Bir kırlangıç eski bir yuvanın kenarına kondu, başını çevirdi, ötmeye başladı. Sanki evine geri dönen biri kapıda “geldim” diyordu.
Kaan’ın gözleri parladı. Hemen köyün içine doğru koştu. Ali Dede’nin evine girdiğinde nefes nefeseydi:
— Dede! Geldiler!
Ali Dede piposunu yavaşça masaya bıraktı:
— Kim geldi, Kaan?
— Kırlangıçlar! Hepsini saymadım ama en az on tane var!
Ali Dede gülümsemeden önce birkaç saniye bekledi. Sonra derin bir nefes aldı, dedesinin dedesinin dedesinden kalma bir sözü hatırladı:
— Haydi o zaman, dedi. “Sazlığa gidip onları karşılayalım.”
İki dede-torun yine o patikadan yürüdüler. Bu kez yolun kenarındaki eski derenin yatağında ince bir su akıyordu. Bahar yağmurları, kanalın yeniden canlanmasına yardım etmişti. Vadiye vardıklarında sazlığın yemyeşil canlandığını, nilüferlerin küçük küçük tomurcuklandığını, kurbağaların sesinin vadinin havasını doldurduğunu gördüler.
Gökyüzünde kırlangıçlar süzülüyordu. Bazıları sazlığın üstünden alçaktan uçtu, bazıları söğüt dallarına kondu. Bir kırlangıç suyun yüzeyine doğru eğildi, gagasıyla bir böcek kapıp yukarı kalktı.
Ali Dede sazlığın kenarına oturdu. Kaan da yanına çömeldi. Bir süre, birlikte suyun sesini, kuşların çığlıklarını, kurbağaların vıraklamasını dinlediler.
— Gördün mü, dedi Ali Dede. “Onlar geldiler, çünkü burası yine onların yuvası oldu.”
Kaan başını salladı. Söğüt ağacının altında, yıllardır dinlediği sesler geri gelmişti. Kırlangıçların çığlığı, söğüt yapraklarının fısıltısı, derenin şırıltısı.
O günün akşamı köy meydanında küçük bir toplantı yapıldı. Ali Dede, elinde bir değnek, sazlığın eski ve yeni halini anlatan kısa bir çizim gösterdi. Çocuklar yaptıkları işi anlattılar. Kaan “kırlangıçlar geldi” dedi, sesi titredi.
Toplantıda köyün muhtarı, yaşlı bir adam, kalktı:
— Köyün eski bir geleneği vardı, dedi. “Yılda bir kez bütün köylüler ortak bir iş için bir araya gelirdi. Bu gelenek unutulmuş. Bu çocuklar bize onu hatırlattı. Gelecek yıl sazlığa bir bakım günü koyalım. Adına da ‘Kırlangıç Günü’ diyelim.”
Kaan o gece eve dönerken annesi Zeynep Hanım onu karşıladı. Babası Çetin Usta sofraya oturmuş, çorbayı bekliyordu.
— Anacığım, dedi Kaan, “sence kırlangıçlar bizi tanıyor mu?”
Zeynep Hanım gülümsedi:
— Tanımazlar belki, dedi. “Ama senin yaptığın işi tanırlar. Çünkü onların evini sen onardın.”
Kaan sofraya oturdu. O gece rüyasında kırlangıçların kıvrık kanatlarını, suyun parıltısını, sazlığın taze yeşilini gördü.
Sabah olduğunda gökyüzü açık, hava taze, rüzgâr ılık kokulu idi. Kaan her zamankinden erken kalktı, söğüt ağacının altına gitti. Dalların arasından birkaç kırlangıç süzüldü. Biri, Kaan’ın omzunun üstünden geçti, sonra yuvasına döndü.
Kaan gözlerini yumdu. Yüreğinde, içinde yaşadığı dünyanın küçük bir parçasının kendi eliyle yeniden canlandığı hissi vardı. Bu his, kazanılan her büyük zaferden daha kalıcıydı.
Kaan ve Söğüt Ağacının KonuklarıO günden sonra köyde her yılın nisan ayının ilk cumartesisi “Kırlangıç Günü” oldu. Çocuklar, büyükler, yaşlılar hep birlikte sazlığa gider, kanalın bakımını yapardı. Ali Dede artık beli daha da bükülmüş, torunlarının yardımıyla yürüyordu; ama sazlığa bakan gözleri ışıl ışıldı.
Yıllar geçti. Belki Kaan da bir gün köyünden ayrılacak, başka yerlerde yaşayacaktı. Ama ne zaman gökyüzünde bir kırlangıç görse, gözlerinin önüne hep o söğüt ağacı, eski kanal, kurumuş sazlık ve onu yeniden canlandırmak için omuz omuza çalışan çocuklar gelirdi.
İnsan, bazen en değerli şeyleri çalışırken öğrenir. Sabrı, paylaşmayı, birlikte üretmenin sevincini… Birlikte açılan bir su yolu, yeniden yeşeren bir sazlık ya da gökyüzüne dönen bir kırlangıç, insana birçok hediyeden daha kalıcı mutluluk bırakır.
O akşam Kaan yine söğüt ağacının altına oturdu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Kırlangıçlar mavi gökyüzünde süzülüyor, neşeyle birbirlerini takip ediyorlardı. İçlerinden biri gelip ağacın bir dalına kondu. Bir an durup başını Kaan’a çevirdi.
Kaan gülümsedi.
— Hoş geldin, dedi.
Söğüt yaprakları rüzgârla usulca hışırdadı. O ses, sanki doğanın sessiz bir teşekkür fısıltısıydı.

Yorum Yap