Ormanın Son Damlası ve Küçük Koruyucular

Ormanın Son Damlası ve Küçük Koruyucular

Konu: Küçük bir köyde yaşayan meraklı çocuk Duru, bir yaz sabahı ormanın ortasındaki Gümüş Pınar’ın kuruduğunu keşfeder. Pınarın kurumasıyla birlikte ormanın tüm canlıları susuzluktan bunalmaya başlar. Duru; yaşlı kaplumbağa Sakin, bilge karga Çivi ve neşeli sincap Fındık ile birlikte, büyüklerinin bilgisi ve izniyle pınarın sırrını çözmeye çalışır. Yolda öğrenir ki, küçücük bir çöp, zamanla büyük bir tıkaç olmuş ve su yolunu kesmiştir. Bu yolculuk; doğanın her parçasının birbirine bağlı olduğunu, küçük bir el bile olsa doğaya verilen zararın büyük sonuçlar doğurduğunu, her canlının bu dünyada önemli bir yeri olduğunu ve iyiliğin her zaman birlikte, sabırla ve sevgiyle yapıldığında büyüdüğünü sevecen bir dille anlatır.

Ormanın Son Damlası ve Küçük Koruyucular
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, nehirler daha berrakmış, ormanlar daha sık, kuşlar daha çok ötermiş. O zamanlarda, dağların eteğinde, çamların gölgesinde, küçücük bir köy varmış. Köyün adı Yeşilova’ymış.
Yeşilova; adı üstünde, her yanı yeşilmiş. Bahçelerde fasulye sarmaşıkları tırmanmış, damlarda sarı kabaklar sarkmış, sokakların kenarında papatyalar açmış. Sabahları köy, çiğ damlalarıyla öyle parlarmış ki güneş bile gözlerini kısar, “Bu köy benden daha mı parlıyor?” diye düşünürmüş.
Bu köyde, meraklı ve hareketli bir kız çocuğu yaşarmış. Adı Duru’ymuş. Duru; on yaşında, saçları hep rüzgârda dağınık, dizleri hep çizikli, cepleri hep bir şeylerle dolu bir kız çocuğuymuş. Bir gün cebinde taş, bir gün kelebek kanadı, bir gün çamurda bulduğu eski bir anahtar. Annesi “Duru, ne topluyorsun yine?” diye sorarmış, Duru “Önemli şeyler anne, önemli şeyler” diye cevap verirmiş.
Ormanın Son Damlası ve Küçük KoruyucularDuru’nun en sevdiği yer, köyün arkasındaki ormandı. Ama her sabah ormana gitmeden önce mutlaka annesine ya da babasına haber verirmiş. “Anne, ormana gidiyorum, öğleye dönerim” dermiş. Annesi de “Dikkatli ol yavrum, dere kenarlarından uzak dur” diye tembih edermiş. Duru, kuralları bilen, söz dinleyen bir çocuktu.
Orman, büyük ve derin ve sessiz bir yermiş; ama o sessizliğin içinde öyle çok ses varmış ki. Ağaçkakan tıklatmış, rüzgâr hışırdatmış, dere çağıldatmış, baykuş uğultatmış. Duru bu sesleri tek tek tanırmış. Gözlerini kapatıp ormanın seslerini dinlediğinde, sanki orman ona bir şeyler anlatırmış.
Ormanın tam ortasında, üç büyük kayının gölgesinde, Gümüş Pınar varmış. Bu pınar; suyu öyle berrakmış ki dibindeki taşlar sayılırmış. Öyle soğukmuş ki sıcak bir yaz gününde bir yudum içsen, içinin serinlediğini hissedermiş. Köylüler bu pınarın suyunu içer, hayvanlar bu pınardan sulanır, ormanın tüm canlıları bu suyla yaşarmış.
Ta ki o yaz sabahına kadar.
O sabah Duru, her zamanki gibi erkenden kalkmış. Annesine seslenmiş:
— Anne, ormana gidiyorum. Öğleye dönerim.
— Olur yavrum, dedi annesi. — Ama pınarın yolunu biliyorsun. Kaybolursan ağaçların kabuğuna elini sür, hep aynı yöne yürü. Baban da köyün kıyısındaki tarlada, sesini duyabilirsen çağırabilirsin.
— Tamam anne, dedi Duru. Cebine bir avuç fındık koydu, saçını iki örgü yaptı, çizmelerini giydi ve ormana doğru yola çıktı.
Pınara yaklaştığında bir şeyler fark etmiş. Orman sessizmiş. Ama bu güzel bir sessizlik değilmiş. Kuşlar ötmüyormuş. Yapraklar hışırdamıyormuş. Sanki orman nefesini tutmuş gibi bekliyormuş.
Duru pınara gelmiş ve durmuş.
Pınar kuruymuş.
Ormanın Son Damlası ve Küçük KoruyucularTaşlar sırılsıklam ve karanlık değil, beyaz ve kupkuruymuş. Suyun çağıltısı yokmuş. Yalnızca ıslak çamur kalmış, o da kurumaya yüz tutmuş. Duru diz çökmüş, eliyle taşlara dokunmuş. Soğukluğu bile gitmiş suyun.
— Nasıl olur? diye fısıldamış.
Yanından bir ses gelmiş.
— Biz de bunu soruyoruz.
Duru dönmüş. Orada, büyük bir taşın üzerinde, çok yaşlı bir kaplumbağa oturuyormuş. Kabuğu koyu yeşil, üzeri yılların çizgileriyle doluymuş, gözleri ise küçük ama derin ve düşünceli parlamış.
— Sen konuşuyor musun? demiş Duru, şaşkınlığını saklayamayarak.
Ormanın Son Damlası ve Küçük Koruyucular— Konuşuyorum, demiş kaplumbağa, sesi yavaş ve ağır, sanki her kelimeyi tartarak söylermiş. — Adım Sakin. Otuz yıldır bu pınarın kenarında yaşarım. Ama böyle bir şey ilk defa görüyorum.
Duru ayağa kalkmış.
— Pınar neden kurudu?
— Bilmiyorum, demiş Sakin. — Ama öğrenmemiz lazım. Ve çabuk.
O anda yukarıdan siyah bir gölge süzülmüş, bir dal çatırdamış ve büyük, siyah, zeki gözlü bir karga konmuş yanlarındaki kayın ağacına.
— Haberdar oldum, demiş karga, sesi çıtırtılı ama kararlıymış. — Ben Çivi. Bu ormanın her köşesini bilirim. Sabah uçarken gördüm. Pınarın yukarısındaki kaynak, bir yerde tıkanmış. Su yolunu kaybetmiş.
— Kaynak mı tıkanmış? demiş Duru. — Nasıl?
— Görmek lazım, demiş Çivi. — Ama kaynak pınardan iki tepe ötede. Dağın içinden geçen bir damardan geliyor su. O damar bir yerde kesilmiş ya da kapanmış.
Tam o sırada yakındaki bir fındık ağacı sallanmış, daldan dala bir şey zıplamış ve küçük, kızıl, meraklı gözlü bir sincap inmiş aşağıya.
— Duydum! Duydum hepsini! demiş sincap soluk soluğa. — Ben Fındık. Bu ormanı Çivi’den iyi bilirim, üzgünüm Çivi.
— Bilmezsin, demiş Çivi soğukkanlılıkla.
— Bilirim! Ben dallarda gezerim, sen yalnızca uçarsın. Ben her çalının altını, her kökün yanını bilirim. Hem zaten, demiş Fındık Duru’ya dönerek, — sen kimsin?
— Ben Duru. Yeşilova köyünden.
— İnsan mısın?
— İnsanım.
Fındık gözlerini kısmış, yüzü düşünceli bir ifade almış.
— Bazı insanlar ormana iyi davranmıyor, demiş usulca. — Çöplerini bırakıyor, ateş yakıyor, ağaçları kırıyor. Ama her insan böyle değil elbette. Sen nasıl bir insansın, Duru?
Duru bunu duyunca içi sızlamış. Ama savunmaya geçmemiş, sakin bir şekilde cevap vermiş.
— Bunu sözlerimle değil, yaptıklarımla göstermek isterim, demiş. — Yardım etmek istiyorum. Eğer bana güvenirseniz, birlikte gidelim.
Sakin, Çivi ve Fındık birbirlerine bakmışlar. Sakin yavaşça başını sallamış.
— Peki, demiş. — Birlikte gidelim. Ama Duru, dedi Sakin, — sen bizim küçük misafirimizsin. Yol boyunca dikkatli olacağız.
Ve dördü yola çıkmışlar. Fındık dallarda zıplayarak öne geçmiş, yolu göstermiş. Çivi havada süzülerek yukarıdan bakmış. Sakin ağır ama kararlı adımlarla yürümüş. Duru ise gözleri dört açık, etrafı izleyerek ilerlemiş.
Yol boyunca Duru ormanı daha önce hiç görmediği gibi görmüş. Bir ağacın gövdesindeki delikte bir baykuş ailesi varmış, yavrular başlarını uzatmış bakıyormuş. Bir kökün altında kertenkele güneşleniyormuş, Duru yaklaşınca kıpırdamamış, yalnızca gözlerini kısmış. Bir çalının dibinde mantar halkaları oluşmuş, mor ve turuncu ve bej renklerde.
— Bu mantarlar ne güzel, demiş Duru.
— Ağaçların birbirleriyle konuşması, demiş Sakin yavaşça ilerlemeye devam ederek.
— Ne demek istiyorsun?
— Mantarlar, demiş Sakin, — ağaçların kökleri altında uzanır. Bir ağaçtan diğerine haber taşır. Biri hasta olunca öteki bilir. Biri besine ihtiyaç duyunca öteki gönderir. Orman aslında tek bir canlı gibidir, Duru. Her parçası diğeriyle bağlı.
Duru durmuş. Bu fikir kafasında büyük bir yer açmış.
— Demek ki pınar kuruyunca yalnızca pınar etkilenmiyor.
— Yalnızca pınar değil, demiş Çivi yukarıdan. — Bu pınardan içen geyikler var. Geyikleri izleyen tilkiler var. Tilkilerin bıraktığı izlerden geçen böcekler var. Böcekleri yiyen kuşlar var. Her şey zincir gibi birbirine bağlı. Bir halka kırılınca hepsi titrer.
Duru bunu içine sindirirken Fındık yukarıdan seslenivermiş:
— Bulduk! Buraya gelin!
Koşmuşlar. Fındık bir kayanın üzerinde duruyormuş, aşağıyı gösteriyormuş.
Duru eğilmiş ve görmüş.
Küçük bir dere yatağı varmış. Normalde bu yataktan suyun aktığı belliymiş; çünkü iki yanı yosunlu, taşları ıslak izler taşıyormuş. Ama yatağın tam ortasında, büyük bir yığın varmış. Kuru dallar, plastik bir şişe, naylon bir torba ve çamurla sıkışmış taşlar. Hepsi bir arada tıkamış su yolunu.
Duru bu manzaraya bakıp öylece kalmış.
— İnsan eli değmiş buna, demiş Çivi sessizce.
— Biri buraya çöp atmış, demiş Fındık.
Ormanın Son Damlası ve Küçük Koruyucular— Ve çöp birikimine dallar eklenmiş, yağmur taş sürüklemiş, tıkaç büyümüş, demiş Sakin. — Belki başlangıçta küçücük bir şeydi. Ama zamanla ormanın suyunu kesti.
Duru uzun bir nefes almış. Sonra kollarını sıvamış.
— Temizleyelim o zaman.
— Tek başına kaldırabilir misin? demiş Fındık şüpheyle.
— Tek başıma değil, demiş Duru. — Birlikte.
Ve başlamışlar. Duru büyük taşları elleriyle itmiş, küçükleri kenara atmış. Fındık dalları çekmiş, çekmiş, küçük pençeleri tutmasa da dişleriyle tutmuş. Çivi gagasıyla naylon torbayı delmiş, parça parça etmiş. Sakin ise yavaşça ama güçlü kabuğuyla çamuru sıkışmış yerden kaldırmış.
Çalışmışlar. Ter dökmüşler. Duru’nun elleri çamurlanmış, tırnaklarının altı toprakla dolmuş. Fındık bir ara düşmüş, yuvarlanmış, kalkmış, devam etmiş. Çivi sürekli yukarıdan bakıp hangi parçanın ne tarafa çekilmesi gerektiğini söylemiş. Sakin hiç acele etmeden, ama hiç durmadan çalışmış.
Ve sonra…
Önce küçük bir ses gelmiş. Şırıl şırıl. Çok uzaktan, çok küçük.
Sonra biraz daha büyümüş. Şırıl şırıl şırıl.
Sonra bir taş daha kaymış ve su fışkırmış.
Temiz, berrak, soğuk su. Önce ince bir dere gibi akmış, sonra genişlemiş, sonra yatağını bulmuş ve çağıldayarak aşağıya doğru koşmaya başlamış.
Duru dizlerinin üstüne oturmuş. Gözleri dolmuş.
Fındık sevinçten daldan dala zıplamaya başlamış.
— Aktı! Aktı! Aktı!
Ormanın Son Damlası ve Küçük KoruyucularÇivi üç kere “gak gak gak” diye bağırmış; bu onun sevinç sesi olmalıymış.
Sakin ise sessizce suya bakmış ve yalnızca şunu söylemiş:
— İyi iş.
Suyu dinlemişler bir süre. Suyun sesi, ormanın içinde yayılmış. Uzaktan bir kuş ötmüş. Sonra bir kuş daha. Sonra yapraklar hışırdamış. Sanki orman, derin bir nefes alıp bırakmış.
Gümüş Pınar’a döndüklerinde su çoktan oraya ulaşmıştı. Pınar doluyormuş. Taşların arasından köpürerek çıkıyor, etrafına serinlik saçıyormuş.
Duru eğilmiş, avuçlarını doldurmuş, içmiş. Su o kadar soğukmuş, o kadar temizmiş ki, boğazından geçerken sesini bile duyar gibi olmuş.
— Teşekkür ederim, demiş Sakin’e, Çivi’ye, Fındık’a bakarak. — İzin verdiğiniz için.
— Biz teşekkür ederiz, demiş Sakin. — Sen olmadan bu taşları kaldıramazdık.
— Siz olmadan bu yeri bulamazdım, demiş Duru.
Fındık ikisine bakıp atlamış.
— Tamam tamam, hepimiz herkese teşekkür ettik. Şimdi ben çok acıktım.
Herkes gülmüş. Duru cebindeki fındıkları çıkarıp Fındık’ın önüne koymuş.
— Şanslısın, demiş.
Fındık gözleri parlayarak fındıklara bakmış.
— Seni çok sevdim.
Akşama doğru Duru köye dönmüş. Elleri çamurlu, elbisesi ıslak, saçları dağınıkmış. Annesi kapıda bekliyormuş.
— Duru! Neredeydin? Bak haline!
— Ormandaydım anne, demiş Duru. — Sakin, Çivi ve Fındık’la birlikteydim. Pınarın suyu kesilmişti, biz birlikte açtık. Çok güzel bir gündü.
Annesi şaşırmış ama gülümsemiş.
— Anlat bakalım yavrum, nasıl oldu?
Duru sofraya oturdu, çorbasını kaşıklarken bütün günü anlattı. Annesi de babası da dinledi. Babası “Aferin kızım, doğa için bir şey yapmak herkesin işi değil” dedi. Annesi de “Yarın babanla beraber biz de gelelim pınara, hep birlikte bakalım” dedi.
Duru o gece yatağına girdiğinde odasının penceresinden ormana bakmış. Orman artık farklı görünüyormuş. Daha canlı. Daha nefes alır gibi.
Ertesi sabah Duru yine erkenden kalkmış. Bu sefer yanında köyden iki arkadaşı — Eda ve Mert — varmış; onlara dün yaşadıklarını anlata anlata ikna etmiş. Bir de annesi ve babası varmış; birlikte ormana gidiyorlardı.
Ormana vardıklarında pınar şırıl şırıl akıyormuş. Çivi yukarıdan bakmış, başını eğmiş. Fındık bir daldan atlamış, Duru’nun omzuna konmaya çalışmış, düşmüş, yeniden atlamış. Sakin taşın üzerinde bekliyormuş, sanki biliyormuş geleceklerini.
Duru, Eda, Mert ve anne-babası pınarın başına oturmuşlar. Duru arkadaşlarına dönmüş.
— Şimdi size bu ormanı anlatacağım. Ağaçların nasıl konuştuğunu. Suyun nereden geldiğini. Her canlının neden önemli olduğunu.
Arkadaşları merakla etraflarına bakınmış. Orman onlara da farklı görünmeye başlamış. Daha büyük, daha derin, daha canlı.
Babası Duru’ya dönmüş.
— Kızım, bu pınarı korumak için bir plan yapalım. Köyümüzde her hafta bir gün orman temizlik günü ilan edelim. Komşularla birlikte çöpleri toplayalım, su yollarını açık tutalım.
Annesi de eklemiş.
— Okulda da bir etkinlik yapabiliriz. Çocuklara doğayı anlatan bir tiyatro, bir sergi. Ağaç dikme günü bile düzenleyebiliriz.
Ve öyle de yapmışlar.
O günden sonra Duru, artık her hafta ormana babası ya da annesiyle birlikte gidermiş. Yanına komşu çocukları da alırmış. Pınarın başını temiz tutmuşlar. Çöp görürlerse toplamışlar. Kırık bir dal görürlerse kenara çekmişlar. Köydeki büyükler de zamanla katılmış, küçük çocuklar da.
Sakin bir gün Duru’ya şöyle demiş:
— Duru, sen bir şeyi anladın ki çoğu büyük bile anlayamaz.
— Ne anladım? demiş Duru.
— Doğayı sevmek, onu seyretmek değildir. Doğayı sevmek, onun için bir şeyler yapmaktır. Hem de yalnız değil, başkalarıyla birlikte yapmaktır. Sen yaptın. Hem de herkesi de yanına aldın.
Duru gülümsemiş. Pınarın sesini dinlemiş. Ormanın nefesini hissetmiş.
Ve Yeşilova köyü, Gümüş Pınar ile birlikte, yıllarca yeşil ve canlı ve nefes alır kalmış. Kuşlar ötmüş, sincaplar zıplamış, kaplumbağalar yavaş yavaş ama kararlı yürümüş. Ve her sabah, üç büyük kayının gölgesinde, pınar şırıl şırıl akmış.
Çünkü onu küçük bir kız, küçük elleriyle ve büyük bir yürekle korumuştu. Yanında annesi, babası, arkadaşları, yaşlı kaplumbağası, bilge kargası ve neşeli sincabı vardı. Bir de bütün köyü.
Bir varmış, bir yokmuş. İşte masal bu kadarmış. Kim dinledi, ormanı bir kez daha sevmiş; kim anladı, ellerini toprağa uzatmış; kim paylaştı, suyu her canlıya ulaştırmış. Ve yaşadılar, mutlu oldular. Çünkü doğayı seven her yürek, ormanı biraz daha yeşil, dünyayı biraz daha güzel kılar.
Çocuklar, siz de çöplerinizi yerlere atmayın, pet şişeleri geri dönüşüm kutusuna koyun, bir fidan dikmek için büyüklerinizden izin isteyin. Unutmayın, küçücük bir çöp bile zamanla büyük bir tıkaç olabilir; ama küçücük bir iyilik de büyük bir şelale olur. Suyun sesini dinleyin, ağaçların arasında yürürken ayaklarınızın altındaki toprağı hissedin. Doğa, sizi bekliyor.

Yorum Yap