Çatı Bahçesinin Sırrı

Çatı Bahçesinin Sırrı

Konu: Şehirde yaşayan çekingen Defne, yeni taşındığı apartmanın çatısında küçük bir bahçe keşfeder. Orada, aynı yaştaki Mert ile karşılaşır. İkisi de bitkilere ve kuşlara ilgi duymaktadır; ancak birbirlerine güvenmekte zorlanırlar. Zamanla paylaştıkları sorumluluklar, küçük yardımlaşmalar ve sabırlı bekleyişler, aralarında derin ve sıcak bir dostluk oluşturur. Bu masal, gerçek dostluğun acele edilmeden, emek verilerek ve karşılıklı güvenle büyüdüğünü anlatır.

Bir varmış, bir yokmuş. Gökyüzü, tarçın rengi bulutlarla süslendiği bir eylül akşamıydı. Defne, kolilerin arasında oturmuş, en sevdiği kitabı okuyordu. Ama aslında okumuyordu. Sayfaları çeviriyor, kelimelere bakıyor, tek bir cümleyi bile anlamıyordu. Çünkü kafasının içinde sadece bir düşünce dönüp duruyordu: “Bu şehirde hiç arkadaşım olmayacak.”
Defne on yaşındaydı. Saçları kestane rengi, gözleri çay bardağından fırlamış iki siyah zeytin gibiydi. Üç gün önce, annesi ve babasıyla birlikte, küçük bir kasabadan bu koca şehre taşınmışlardı. Eski evlerinin kocaman bir bahçesi vardı. Defne orada çıplak ayakla koşar, domates toplar, uğur böcekleriyle konuşurdu. Şimdiyse pencereden baktığında, karşı apartmanın gri duvarından başka bir şey göremiyordu.
“Defne, kızım?” Annesinin sesi mutfaktan geliyordu. “Biraz dışarı çıkmak ister misin? Hava çok güzel.”
Defne kitabı kapattı. “İstemem anne. Parkta oynayan çocukları gördüm. Hepsi birbirini tanıyor. Ben öylece ortalarına dalamam ki.”
Annesi yanına geldi, kolinin kenarına oturdu. “Haklısın, öylece dalamazsın. Ama belki bir tanesi sana gülümser, sen de gülümsersin. Sonra bir bakmışsınız, arkadaş olmuşsunuz.”
“Öyle kolay mı sanki?” diye mırıldandı Defne.
“Kolay değil,” dedi annesi. “Ama imkânsız da değil.”
Defne cevap vermedi. Annesi saçlarını okşayıp mutfağa döndü. Defne ise ayağa kalktı, apartmanın merdivenlerine doğru yürüdü. Dışarı çıkmayacaktı, hayır. Ama apartmanı keşfetmeye karar vermişti. En azından bu beton yığınını tanısaydı, belki kendini biraz daha evinde hissederdi.
Altıncı kata kadar çıktı. Her katta duruyor, kapıların önünde kulak kabartıyordu. Üçüncü kattan nefis bir tarçınlı kurabiye kokusu geliyordu. Dördüncü katta bir radyo, eski bir şarkıyı mırıldanıyordu. Beşinci katta bir kedi miyavlıyordu. Altıncı kata vardığında, merdivenlerin bitmediğini gördü. Daracık, demir bir merdiven daha yukarıya, çatıya doğru uzanıyordu.
Defne bir an tereddüt etti. Sonra içinden bir ses, “Yukarıda ne var?” diye sordu. Merak, çekingenliği yendi. Basamakları tırmanmaya başladı.
Çatı kapısı aralıktı. Defne itti.
Çatı Bahçesinin SırrıVe gördüğü manzara karşısında donup kaldı.
Çatı, kocaman, dümdüz bir beton zemindi. Ortasında eski bir su deposu, köşede paslı bir çamaşır ipi vardı. Ama Defne’nin gözleri bunların hiçbirini görmüyordu. O, çatının güneş alan köşesine bakıyordu.
Orada, tahta kasaların içinde, rengârenk saksılarda, küçücük bir bahçe vardı. Domatesler, biberler, taptaze fesleğenler… Hatta minik bir limon ağacı bile vardı. Çiçeklerin arasında, tahtadan oyulmuş bir kuş yemliği duruyordu. İçinde sarı sarı tohumlar parlıyordu. Her şey o kadar özenle yerleştirilmişti ki, Defne sanki bir resimli kitabın içine düşmüş gibi hissetti.
Tam o sırada, arkasından bir ses duyuldu:
“Hey! Ne yapıyorsun burada?”
Defne sıçradı. Döndüğünde, karşısında kendi yaşlarında bir çocuk gördü. Saçları buğday sarısıydı, yanakları çillerle doluydu. Gözleri, gökyüzünün en koyu mavisiydi. Elinde küçük, teneke bir sulama kabı tutuyordu.
“Ben… ben sadece bakıyordum,” dedi Defne. Sesi titremişti. “Kapı açıktı, merak ettim. Kusura bakma, hemen gidiyorum.”
Çocuk bir adım yaklaştı. Kaşları çatıktı ama sesi yumuşaktı. “Daha önce seni hiç görmedim. Yeni mi taşındın?”
“Evet. Dördüncü kata. Benim adım Defne.”
“Ben Mert,” dedi çocuk. Sonra sulama kabını kaldırıp saksılara doğru yürüdü. “Burası benim… yani, ben bakıyorum. Ablam ve eşi yapmıştı burayı. Ama onlar taşındı. Kimse bakmayınca ben sahip çıktım.”
Defne’nin gözleri büyüdü. “Tek başına mı bakıyorsun?”
Çatı Bahçesinin Sırrı“Evet.” Mert domateslerin dibine su dökerken konuşuyordu. “Her gün geliyorum. Sabah bir, akşam bir. Kışın daha zor oluyor, soğukta bitkiler üşüyor.”
“Ne güzel,” dedi Defne. Sesinde hayranlık vardı.
Mert başını kaldırdı. Defne’nin yüzüne dikkatle baktı. Sanki bir şey arıyordu. Sonra usulca gülümsedi. “İstersen… biraz daha bakabilirsin. Ama lütfen çiçeklere dokunma. Yaprakları sertçe tutarsan inciniyorlar. Bitkiler hassastır, bilirsin.”
“Bilirim,” dedi Defne heyecanla. “Eski evimizde kocaman bir bahçemiz vardı. Annemle birlikte çilek yetiştirirdik.”
Mert’in gözlerinde bir kıvılcım belirdi. “Çilek mi? Gerçekten mi? Ben hiç çilek yetiştiremedim. Hep kurudu.”
“Belki çok su vermişsindir. Çilekler fazla suyu sevmez.”
Mert bir an durdu. Sonra başını salladı. “Olabilir. Hiç öyle düşünmemiştim.”
İşte o an, Defne ile Mert arasında minicik bir köprü kuruldu. O köprü ne çatıdan aşağı sarkıyordu, ne de gökyüzüne uzanıyordu. O köprü, iki çocuğun kalbinden kalbine, sessizce, usulca inşa edilmişti.
O günden sonra Defne, her fırsatta çatıya çıkmaya başladı. Mert bazen orada oluyordu, bazen olmuyordu. Olduğu zamanlarda, ikisi birlikte çalışıyorlardı. Defne fesleğenlerin kurumuş yapraklarını ayıklıyor, Mert toprağı çapalıyordu. Defne kuş yemliğine tohum koyuyor, Mert su tankından su taşıyordu. Saatlerce konuşmadıkları oluyordu. Ama bu sessizlik, Defne’yi hiç rahatsız etmiyordu. Tam tersine, içini tarif edilemez bir huzurla dolduruyordu.
Bir gün, Mert yine her zamanki gibi limon ağacının yapraklarını kontrol ederken, Defne çekinerek sordu: “Mert, senin parkta oynayan arkadaşların yok mu? Yani, hep burada mısın?”
Mert’in elleri bir an duraksadı. Sonra omuz silkti. “Var. Yani, sınıfta arkadaşlarım var. Ama onlar top oynamayı seviyor. Ben top oynamayı pek beceremem. Hem burayı da kimseye emanet edemem. Ya bitkiler kurursa?”
“Anlıyorum,” dedi Defne. “Benim de okulda hiç arkadaşım yok. Daha yeni başladım. Teneffüslerde duvarın dibinde duruyorum.”
Mert döndü, Defne’ye baktı. “Duvarın dibi iyi değildir. Rüzgâr alır, üşürsün.”
Defne güldü. “Haklısın. Geçen gün hapşırdım, herkes bana baktı.”
“Bak gördün mü? Bir dahaki teneffüste bahçenin ortasında dur bari. En azından güneş alır.”
İkisi de gülümsedi. O an Defne fark etti ki, Mert aslında hiç de soğuk biri değildi. Sadece, tıpkı kendisi gibi, biraz çekingendi. İnsanlarla konuşmak yerine bitkilerle konuşmayı tercih ediyordu. Bitkiler yargılamıyor, alay etmiyor, arkasından konuşmuyordu. Defne de öyle hissetmiyor muydu zaten?
Zaman geçti. Sonbahar yaprakları rüzgârla dans ederek çatıya kondu. Mert ve Defne, kışa hazırlık yapıyorlardı. Bir cumartesi sabahı, Mert elinde kalın bir kitapla çatıya geldi.
“Bu ne?” diye sordu Defne.
“Bitki ansiklopedisi,” dedi Mert. “Kütüphaneden aldım. Limon ağacını kışın nasıl koruyacağımızı öğrenmek istiyorum.”
Birlikte kitabı karıştırdılar. Sayfalarda envai çeşit çiçek, ağaç, sebze resimleri vardı. Defne, “Bak burada yazıyor,” dedi parmağıyla bir satırı göstererek. “Limon ağacı dondan korunmalı. Gövdesine saman ya da çuval sarılabilir.”
Mert heyecanlandı. “Samanı nereden bulacağız?”
“Bilmem ki. Ama galiba nalburlarda satılıyordur.”
“O zaman yarın gidelim!” dedi Mert. Sonra birden durdu. “Yani… benimle gelir misin?”
Defne şaşırdı. Bu, Mert’in ona ilk kez bir şey teklif edişiydi. “Tabii gelirim.”
Ertesi gün, ikisi birlikte nalbura gittiler. Mert saman alırken Defne de rengârenk ipler, minik etiketler, bir de bahçıvan eldiveni aldı. “Bunlar ne için?” diye sordu Mert.
“Hediye,” dedi Defne. “Sana.”
Mert’in yanakları kızardı. “Teşekkür ederim,” dedi. Sesi fısıltı gibiydi. “Kimse bana böyle hediye almamıştı.”
Çatı Bahçesinin SırrıO akşamüstü, limon ağacını birlikte sardılar. Mert samanları gövdeye yerleştiriyor, Defne iplerle bağlıyordu. Hava soğuktu, elleri kıpkırmızı kesilmişti. Ama ikisi de şikâyet etmiyordu. İşleri bittiğinde, limon ağacı kocaman, sevimli bir kozaya dönüşmüştü.
“Tamam,” dedi Mert, nefes nefese. “Sanırım oldu. Çok teşekkürler Defne. Tek başıma asla yapamazdım.”
“Ben de tek başıma hiçbir şey yapamayacağımı sanırdım,” dedi Defne usulca. “Ama galiba beraberken işler değişiyor.”
Mert cevap vermedi. Sadece gülümsedi. O gülümseme, şimdiye kadar Defne’ye söylenmiş en güzel sözdü.
Kış ayları çatı bahçesini sessizliğe gömdü. Kar, saksıların üzerini beyaz bir yorgan gibi örttü. Defne ve Mert, soğuktan dolayı çatıya çıkamıyorlardı. Ama artık okulda buluşuyorlardı. Mert, Defne’yi kendi sınıfındaki çocuklarla tanıştırdı. Defne de Mert’i, kendi sınıfındaki Zeynep’le arkadaş yaptı. Zeynep, gözlüklü, neşeli, bitkilere meraklı bir kızdı. Onlara katıldıktan sonra, teneffüsler üç kişilik bir bitki sohbetine dönüşüyordu.
“İlkbaharda çatıya gelsene,” dedi Defne bir gün Zeynep’e. “Orada bizim bir bahçemiz var. Yani, Mert’in. Ama olsun, ortak işte.”
Zeynep’in gözleri parladı. “Bayılırım! Annem saksıda nane yetiştiriyor ama hep soluyor. Belki sizden öğrenirim.”
“Öğrenirsin tabii,” dedi Mert. Ama sesinde bir tereddüt vardı. Defne o tereddüdü hemen fark etti. Sonra Zeynep yanlarından ayrılınca Mert’e sordu: “Bir sorun mu var?”
Mert ellerini ovuşturdu. “Yok, şey… Ben o bahçeye hep tek başıma bakıyordum. Sonra sen geldin, alıştım. Şimdi Zeynep de gelince… Ya herkes gelirse? Ya bahçe bozulursa? Ya insanlar çiçekleri koparırsa?”
Defne düşündü. Mert’in endişesini anlıyordu. Bahçe onun için sadece bir toprak parçası değildi. Emekti, yalnızlıktan kaçıştı, kendine ait bir dünyaydı. “Mert,” dedi yavaşça, “sen ne zaman çatıya çıkmaya başladın?”
“Geçen sene. Ablam taşındıktan sonra.”
“Peki o zamanlar, bir gün benim geleceğimi düşünmüş müydün?”
“Hayır. Nerden bileyim?”
“Ama ben geldim. Ve bahçeye hiçbir zarar vermedim, değil mi?”
Mert başını salladı. “Vermedin.”
“Demek ki,” dedi Defne gülümseyerek, “yeni insanlar her zaman kötü olmuyor. Bazen güzel şeyler de getirebiliyor.”
Mert sustu. Gözleri limon ağacının karla kaplı kozasına takıldı. Sonra derin bir nefes aldı. “Haklısın galiba. Ama yine de kurallar olsun. Mesela çiçek koparmak yasak! Saksıların yeri değiştirilmeyecek! Ve herkes sulama sırasına uyacak!”
Defne kahkaha attı. “Anlaştık! Kuralları sen koy, Mert Bey.”
Ve böylece, çatı bahçesinin ilk yazılı olmayan anayasası, iki çocuğun soğuktan moraran dudakları arasından dökülen sözcüklerle, kış rüzgârına karışıp gitti.
İlkbahar, çatı bahçesine rengârenk bir telaşla geldi. Karlar eridi, toprak uyandı, limon ağacı tomurcuklanmaya başladı. Mert, Defne ve Zeynep, ilk cumartesi günü çatıda buluştular. Ellerinde tohum paketleri, fideler, minik kürekler vardı.
“Bugün ekim yapacağız!” dedi Mert heyecanla. “Ama önce toprağı havalandırmamız lazım.”
Zeynep hemen bir kürek kaptı. “Ben yaparım! Babamla köyde hep bahçe işi yapardım.”
Defne şaşırdı. “Sen köyde mi yaşadın?”
“Her yaz giderdik. Geçen sene dedem vefat edince satmak zorunda kaldık.” Zeynep’in sesi biraz hüzünlendi. “O yüzden bu bahçe benim için çok kıymetli. Sanki biraz köyü buraya taşımış gibi oluyorum.”
Mert, Zeynep’e baktı. O ana kadar Zeynep’in de kendine ait bir kaybı olduğunu bilmiyordu. İnsanların dışarıdan göründüğü gibi olmadığını, herkesin içinde sakladığı minik hüzünler olduğunu o an anladı. “O zaman,” dedi usulca, “bu bahçe senin de bahçen. Hepimizin.”
O gün saatlerce çalıştılar. Marul, roka, maydanoz, dereotu ektiler. Defne bir köşeye çilek fideleri dikti. Zeynep naneleri saksıya yerleştirdi. Mert ise yeni bir kuş yemliği yapmıştı; onu eski yemliğin yanına astı. “Artık daha çok kuş gelir,” dedi gururla.
Akşama doğru, üçü de yorgunluktan bitkin düşmüş, saksıların arasına oturdular. Gökyüzü pembeleşmeye başlamıştı. Uzaklarda bir martı süzülüyordu. Şehrin gürültüsü aşağıda, çok uzaklarda kalmıştı. Burada, çatının tepesinde, sadece rüzgârın sesi, kuşların cıvıltısı ve üç çocuğun nefesi vardı.
“Biliyor musunuz,” dedi Defne, dizlerini karnına çekerek, “burayı ilk bulduğum gün, kendimi çok yalnız hissediyordum. Sanki bu şehirde kaybolmuş gibiydim. Ama şimdi…”
“Şimdi?” diye sordu Zeynep.
“Şimdi burası benim evim gibi. Siz de ailem gibisiniz.”
Mert utandı, başını öne eğdi. Zeynep gözlerini kırpıştırdı. Defne ise gülümsedi; çünkü doğruyu söylediğini biliyordu. Dostluk, bazen bir çatı bahçesinde, iki saksının arasında, hiç beklenmedik bir anda filizleniyordu.
Yaz geldiğinde, çatı bahçesi tam bir cennete dönüştü. Domatesler kıpkırmızı olmuş, biberler dalından sarkmış, çilekler mis gibi kokmaya başlamıştı. Kuş yemlikleri her gün dolup boşalıyor; serçeler, sakalar, hatta bir çift kumru bile çatının gediklisi olmuştu.
Bir akşamüstü, Mert çatıya elinde bir afişle geldi. “Bakın! Mahallede festival varmış. Çocuklar için bir sürü etkinlik yapılacakmış.”
Defne ve Zeynep afişe üşüştüler. Afişte rengârenk harflerle şunlar yazıyordu:
“MAHALLE FESTİVALİ! HEPİNİZ DAVETLİSİNİZ!
Kukla Gösterisi – Masal Çadırı – Uçurtma Atölyesi – Resim Köşesi –
Hazine Avı – Sabun Köpüğü Şenliği – Doğa Atölyesi – Çocuk Korosu”
“Vay canına!” dedi Defne. “Hepsi bir günde mi olacak?”
“Öyle yazıyor,” dedi Mert. “Hem de bu cumartesi. Gidelim mi?”
Zeynep çoktan heyecanlanmıştı. “Kesinlikle! Ben uçurtma yapmayı çok isterim. Hiç uçurtmam olmadı.”
“Benim de,” dedi Defne. “Ama asıl merak ettiğim, şu doğa atölyesi neymiş?”
Cumartesi günü, üç arkadaş festival alanına gittiler. Mahallenin parkı, rengârenk balonlarla, flamalarla, ışıl ışıl fenerlerle süslenmişti. Her köşede ayrı bir etkinlik vardı. Çocuk kahkahaları gökyüzüne yükseliyor, pamuk şeker kokusu rüzgârla her yere dağılıyordu.
İlk olarak uçurtma atölyesine gittiler. Atölyeyi yöneten amca, onlara bambu çubuklar, renkli kâğıtlar ve yapıştırıcı verdi. “Haydi bakalım, hayal gücünüzü kullanın!” dedi.
Defne uçurtmasını çilek şeklinde yaptı. Kuyruğuna yeşil kurdeleler bağladı. Zeynep kocaman bir kelebek yaptı; kanatları simlerle parlıyordu. Mert ise uçurtmasını limon ağacı şeklinde yapmaya çalıştı ama pek beceremedi. “Bu ne biçim limon,” dedi Zeynep gülerek. “Daha çok armuda benziyor!”
“Olsun,” dedi Mert, sırıtarak. “Benim uçurtmam armut olsun. Armut da güzel meyvedir.”
Çatı Bahçesinin SırrıHep birlikte uçurtmalarını uçurdular. Rüzgâr onları alıp gökyüzüne savurdu. Uçurtmalar bulutlarla saklambaç oynuyor, kuşlar şaşkınlıkla onları izliyordu.
Daha sonra doğa atölyesine gittiler. Atölyeyi yöneten teyze, onlara minik saksılar, toprak ve tohumlar verdi. “Bunları evde yetiştirebilirsiniz,” dedi. “Tohumun nasıl filizlendiğini izlemek, dünyanın en güzel mucizesidir.”
Defne, Mert ve Zeynep birbirlerine baktılar. Gülümsediler. Onlar zaten bu mucizeyi her gün yaşıyorlardı.
Sıra masal çadırına gelmişti. Çadırın içi minderlerle doluydu, ortada bir hikâye anlatıcısı oturuyordu. Çocuklar minderlere gömüldüler. Anlatıcı, “Size bir dostluk masalı anlatacağım,” dedi. “Bu masal, çok uzak olmayan bir yerde, bir çatı bahçesinde geçiyor.”
Üç arkadaşın gözleri kocaman oldu. Bir an, masalın kendileri hakkında olduğunu sandılar. Ama değildi. Anlatıcı, başka bir bahçeyi, başka çocukları anlatıyordu. Ama öz aynıydı: emek, sabır, güven. Dostluğun tohumları nasıl atılırdı? Nasıl sulanırdı? Nasıl büyürdü?
Masal bitince, Defne usulca Mert’e döndü. “Bizim de bir masalımız var,” diye fısıldadı. “Hem de gerçek.”
Mert başını salladı. “Evet. Ve henüz bitmedi.”
Festivalin sonuna doğru, hazine avına katıldılar. Parkın dört bir yanına saklanmış ipuçlarını bulmaları gerekiyordu. Birlikte koştular, aradılar, düşündüler. Her ipucu, onları yeni bir bilmeceye götürüyordu. Sonunda, büyük çınar ağacının altında, minik bir sandık buldular. Sandığın içinde, renkli taşlardan yapılmış dostluk bileklikleri vardı.
“Üç tane!” dedi Zeynep heyecanla. “Tam da üç kişiyiz!”
Bileklikleri taktılar. Defne mavi olanı, Mert yeşil olanı, Zeynep sarı olanı seçti. Taşlar güneşte parlıyordu.
O akşamüstü, çatı bahçesine döndüklerinde, gökyüzü portakal rengine boyanmıştı. Üç arkadaş, saksıların arasına oturdular. Ellerinde bileklikler, gözlerinde yorgunluk, kalplerinde kocaman bir mutluluk vardı.
Çatı Bahçesinin Sırrı
“Bugün çok güzeldi,” dedi Zeynep. “İyi ki varsınız.”
“İyi ki,” dedi Mert. Ve bu sefer utanmadı. Gözlerini kaçırmadı. Dosdoğru arkadaşlarına baktı.
Defne limon ağacına yaslandı. Ağaç, kışı atlatmış, ilkbaharda çiçek açmış, şimdi minik minik limonlar vermeye başlamıştı. Tıpkı dostlukları gibi. Zor zamanlardan geçmiş, sabırla sulanmış, şimdi meyveye durmuştu.
“Bir şey fark ettim,” dedi Defne. “Başlarken bu bahçe senindi Mert. Sonra bizim oldu. Ama artık…”
“Artık herkesin,” diye tamamladı Mert. “Bakmak isteyen, emek veren herkesin.”
“Ve bu böyle devam etmeli,” dedi Zeynep. “Biz büyüsek bile, bu bahçe hep kalsın. Yeni taşınan çocuklar, tıpkı bizim gibi, burada dostluk bulsun.”
Üç arkadaş, ellerindeki dostluk bilekliklerini birbirine çarptırdılar. Taşlar tıngırdadı. O ses, çatı bahçesinin en güzel melodisi oldu.
O günden sonra, çatı bahçesi mahallenin efsanesi haline geldi. Başka çocuklar da gelmeye başladı. Mert onlara kuralları anlatıyor, Defne toprağı nasıl havalandıracaklarını öğretiyor, Zeynep nane yetiştirmenin püf noktalarını gösteriyordu. Bahçe büyüdükçe, dostluk da büyüdü. Dostluk büyüdükçe, bahçe de büyüdü.
Mevsimler yine döndü. Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz… Her mevsim, çatı bahçesine başka bir güzellik getirdi. Ama değişmeyen tek bir şey vardı: O bahçe, sadece bitkilerin değil, dostluğun da yeşerdiği bir yerdi.
Ve Defne, o koca şehirde, bir çatı bahçesi sayesinde, kendini hiç olmadığı kadar evinde hissetti. Çünkü öğrenmişti ki, ev dediğin şey, dört duvar arası değildi. Ev, sevdiklerinin yanıydı. Ve sevdikleri, tam da buradaydı. Yukarıda, gökyüzüne en yakın yerde, betonun ortasında açmış minik bir cennette.
Gökyüzü yine tarçın rengine boyandığında, üç arkadaş çatıda oturuyor, yeni ektikleri çilekleri suluyor, kuşları izliyor, gülüyorlardı. Ve biliyorlardı ki, dostluk, tıpkı bir tohum gibi, doğru yere ekilir, sabırla sulanır, sevgiyle büyütülürse, en çorak toprakta bile çiçek açabilirdi.
Çatı bahçesinin limon ağacı, hafif bir rüzgârda yapraklarını hışırdattı. Sanki o da onaylıyordu. Sanki o da fısıldıyordu:
“Böyle devam edin. Birlikte, güzel oluyor.”

Yorum Yap