Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin Sınavı

Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin Sınavı

Konu: Keloğlan, annesine ilaç bulmak için uzak dağlara yolculuğa çıkar. Yolda karşılaştığı gizemli üç renkli bir tilki, ona üç ayrı sınav verir. Her sınavda Keloğlan zekâsını, iyilikseverliğini ve alçakgönüllülüğünü kullanarak doğru kararı verir. Masal; görünüşe aldanmamayı, yardımlaşmanın gücünü ve iyi kalpli birinin karşısındaki engellerin nasıl eridiğini sevimli ve sıcak bir dille anlatır.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin dizinde sallanır iken, dağların ardında, vadilerin içinde, küçük bir köyde yaşlı bir anne ile oğlu yaşarmış.
Oğlunun adı Keloğlanmış.
Keloğlan; kafası kel, gözleri iri ve neşeli, ayakları biraz büyük, ama gülüşü öyle sıcakmış ki kış günleri bile ona bakınca insanın içi ısınırmış. Köyde kimse onu ciddiye almazmış, ama kimse de onsuz edemezmiş. Çünkü Keloğlan, ilk bakışta sıradan görünse de en zor anlarda zekâsı ve iyi kalbiyle herkesi şaşırtırmış.
Annesi ise sevgi dolu, çalışkan ve iyi kalpli bir kadınmış. Saçları gümüş, elleri çalışkan, gözleri hep sıcak bakmış. Ama o kış, bir hastalık yakalamış annesini. Öksürüyor, titriyor, yataktan kalkamıyormuş.
Köyün yaşlı bilgesi Dede Osman, Keloğlan’ı bir kenara çekmiş ve fısıldamış:
— Oğlum, senin annenin derdine yalnızca bir şey iyi gelir. Kızıl Dağ’ın tepesinde, üç çam ağacının gölgesinde, kayaların arasından çıkan bir pınar var. O pınarın suyu, sabahın ilk ışığında toplanmalı. Bir tas dolusu içse annene yeter.
Keloğlan gözlerini kırpmış.
— Kızıl Dağ mı? O dağ iki günlük yol değil mi?
— Öyle, demiş Dede Osman. — Hem de kolay bir yol değil. Ama sen Keloğlan’sın. Bir yolunu bulursun.
Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin SınavıKeloğlan’ın içi burkulmuş. Annesinin solgun yüzünü düşünmüş. Sonra kalkmış, ipten bir torba yapmış, içine biraz ekmek, biraz peynir koymuş, omzuna almış ve yola düşmüş.
Yol uzunmuş, dağ yüksekmiş, hava soğukmuş. Keloğlan şarkı söyleyerek yürümüş. Çünkü şarkı söyleyince ayakları daha hafif basarmış toprağa.
Birinci günün akşamı bir ormana girmiş. Ağaçlar sıklaşmış, hava kararmış, yol daralıp kaybolmuş. Keloğlan ne yana gideceğini şaşırmış, bir taşın üzerine oturup düşünmeye başlamış.
O sırada karşısına bir tilki çıkmış.
Ama bu sıradan bir tilki değilmiş. Kuyruğunun üçte biri kızıl, üçte biri beyaz, üçte biri de siyahmış. Gözleri sarı sarı parlıyor, kulakları en küçük sese bile dönüyormuş. Keloğlan böyle bir tilkiyi hayatında ilk kez görüyormuş.
Tilki oturmuş ve Keloğlan’a bakmış.
— Nereye gidiyorsun, kel kafalı?
Keloğlan kaşlarını çatmış ama sinirini yutmuş.
— Kızıl Dağ’a gidiyorum. Annem hasta, ona ilaç lazım.
Tilki başını eğmiş, sanki düşünüyormuş.
— Yolu biliyor musun?
— Bilmiyorum, demiş Keloğlan dürüstçe. — Ama bulacağım.
— Yolu gösterebilirim, demiş tilki. — Ama önce benim üç sualimi cevapla. Eğer doğru cevap verirsen, seni ta pınarın başına kadar götürürüm. Yanlış cevap verirsen, bu ormandan çıkamaz ve geri dönersin.
Keloğlan biraz düşünmüş. Seçeneği yokmuş. Üstelik tilkinin gözlerinde art niyet değil, gerçek bir merak parladığını hissetmiş.
Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin Sınavı— Tamam, demiş. — Sor bakalım.
Tilki kalkmış, etrafında bir tur atmış ve ilk soruyu sormuş:
— Birinci sual şu: Yolda aç bir çocuk görsen, elinde son ekmek olsa, ne yaparsın?
Keloğlan hemen cevap vermemiş. Bir süre beklemiş. Sonra demiş ki:
— Ekmeği ikiye böler, yarısını ona veririm. Yarısıyla da yoluma devam ederim. Aç bir çocuk görüp de geçemem. Ama kendimi de aç bırakırsam yola devam edemem. O yüzden bölerim.
Tilki kuyruğunu sallamış.
— Ne eksik ne de fazla. Tam yerinde. İkinci sual: Yolda yaralı bir kuş bulsan, onu kurtarmak zamanını alır, ama bırakırsan vicdanın rahat etmez. Ne yaparsın?
Bu sefer Keloğlan daha çabuk cevap vermiş:
— Alırım. Vakit gider ama geri gelir. Kuşu güvenli bir yere alır, iyileşmesi için korunaklı bir dala bırakırım. Öyle devam ederim.
Tilki bu sefer gülümsemiş gibi olmuş; tilkilerin gülümseyip gülümsemediği belli olmaz ama Keloğlan öyle hissetmiş.
— Üçüncü sual, demiş tilki, sesi bu sefer daha alçalmış. — En zor sual bu. Pınara ulaştığında, orada senden önce başka biri olduğunu görsen; o da hasta biri için su almak istiyorsa ve pınar o sabah yalnızca bir tas dolusu su veriyorsa, ne yaparsın?
Keloğlan bu sefer uzun süre sessiz kalmış. Gerçekten düşünmüş. Annesi aklına gelmiş. Yataklarda titreyen annesi. Sonra o başkası aklına gelmiş. Belki onun da annesi vardır. Belki babası. Belki küçük bir kardeşi.
— Önce o kişiyle konuşurum, demiş Keloğlan yavaşça. — Kimin için geldiğini dinlerim. Sonra birlikte düşünürüz. Belki sabahın iki ayrı anında su verir pınar. Belki yarım tas yeter birine. Ama önce anlaşmaya çalışırım. Çünkü ikimiz de sevdiğimiz biri için yol yürümüşüz. Bu bizi düşman değil, dost yapar.
Uzun bir sessizlik olmuş.
Tilki oturmuş. Kuyruğunu toplamış. Ve demiş ki:
— Üç soruya da doğru cevap verdin. Ama asıl önemlisi şu: Hiçbirinde ne kendini unutup ötekini seçtin, ne de ötekini unutup kendini. İkisini de tuttun. Bu zor bir şey, Keloğlan. Çoğu insan ya birini ya ötekini seçer.
Keloğlan şaşırmış.
— Demek ki bir sınav mıydı bunlar?
— Her yolculuk bir sınavdır, demiş tilki. — Ama sınav bazen soruyla değil, seçimle gelir. Haydi, kalk. Seni götüreceğim.
Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin SınavıVe tilki yürümeye başlamış. Keloğlan da peşinden.
Orman içinden geçmişler. Tilki her dönemeçte doğru yönü biliyormuş. Karanlıkta bile sarsılmadan ilerliyormuş. Keloğlan ardından koşarcasına yürümüş. Arada bir tilkiye sormuş:
— Sen bu ormanı çok iyi biliyorsun. Hep burada mı yaşıyorsun?
— Hep her yerdeyim, demiş tilki. — Ama en çok yol ayrımlarında olurum. Çünkü insanlar en çok yol ayrımlarında yardıma ihtiyaç duyar.
— Peki neden üç renklisin? Kızıl, beyaz, siyah?
Tilki kısa bir sessizlik yaratmış.
— Kızıl cesaret rengidir. Beyaz dürüstlük. Siyah da gece yolculuklarını bilmek. Her yolcuya bu üçü gerekir.
Keloğlan bunu aklına kazımış.
Sabaha karşı Kızıl Dağ’ın eteklerine varmışlar. Tilki durmuş.
— Ben buraya kadar, demiş. — Yukarısını sen bulacaksın. Üç çam ağacını ara. Onların gölgesinde pınar seni bekliyor.
— Teşekkür ederim, demiş Keloğlan. — İsmin ne senin?
— Adım önemli değil, demiş tilki. — Ama bir dahaki yol ayrımında, sen de başkasına yardım et. Bu yeter.
Ve tilki dönmüş, ormanın içine karışmış. Birkaç adım sonra sanki hiç oradan geçmemiş gibi gözden kaybolmuş.
Keloğlan dağa tırmanmaya başlamış. Yol dikmiş, taşlar kaymış, rüzgâr soğukmuş. Ama Keloğlan durmamış. Attığı her adımda annesini düşünüyormuş.
Tam güneş doğarken, dağın tepesine yakın, üç büyük çam ağacı görmüş. Dalları birbirine kenetlenmiş, aralarından ince bir ışık süzülüyormuş. Koşmuş. Ve orada, kayaların tam arasında, küçücük, berrak, pırıl pırıl bir pınar görmüş.
Diz çökmüş. Suyun sesini dinlemiş. Öyle temiz bir sesi varmış ki, kalbi yumuşamış.
Torbasından tasını çıkarmış, suyu doldurmak üzereymiş ki, arkasından bir ses gelmiş:
— Dur!
Dönmüş. Orada, soluk soluğa, bir kız duruyormuş. Yaşı Keloğlan’a yakın, saçları dağınık, ayakkabısının burnu delinmiş, ama gözleri kararlıymış.
— Ben önce geldim, demiş kız. — Babam hasta. Köyümüz buraya çok uzak. İki gündür yürüdüm.
Keloğlan ona bakmış. Gözleri kırmızıymış, yorgunluktan. Ayakları titriyormuş.
Keloğlan’ın aklına tilkinin üçüncü sorusu gelmiş.
— Otur şuraya, demiş Keloğlan. — Yoruldun.
Kız şüpheyle bakmış.
— Suyu almak için gelmedin mi?
— Geldim, demiş Keloğlan. — Annem hasta. Ama önce birbirimizi dinleyelim. Sonra birlikte düşünürüz.
Kız oturmuş. Keloğlan da yanına çömelmiş. Pınarın sesini dinlemişler birlikte. Sonra Keloğlan demiş ki:
— Bak. Güneş daha tam doğmadı. Şimdi su alırsak sabahın ilk ışığından sayılır. Ama güneş biraz daha yükselince belki pınar bir tas daha verir. Ben şimdi alayım, sen biraz bekle. Eğer pınar bir tas daha verirse sen alırsın. Vermezse… tasımı ikiye doldurup yarısını sana veririm.
Kız gözlerini kırpmış.
— Neden bunu yapıyorsun? Beni tanımıyorsun ki.
Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin Sınavı— Tanımıyorum, demiş Keloğlan. — Ama sen de sevdiğin biri için iki gün yürümüşsün. Bu yeter.
Keloğlan eğilmiş, tasını doldurmuş. Su öyle berrakmış ki içinde gökyüzü görünüyormuş.
Sonra beklemişler. Güneş yükselmiş. Ve pınar, gerçekten, bir tas daha su vermiş. Kız tasını doldurmuş, gözleri dolmuş.
— Adın ne? diye sormuş.
— Keloğlan.
— Seni hiç unutmayacağım, Keloğlan.
İkisi de kendi yollarına düşmüşler. Keloğlan hızla dağdan inmiş, köye doğru koşarcasına yürümüş. Akşama evine varmış. Annesi yatakta, gözleri yarı açık bekliyormuş.
Keloğlan tası annesinin dudaklarına uzatmış. Annesi sudan birkaç yudum içmiş.
O gece annesi rahat uyumuş. Sabah kalktığında yanakları biraz pembeleşmiş, gözleri biraz açılmış.
— Oğlum, demiş annesi. — Nereye gittin sen?
— Biraz yürüyüşe, demiş Keloğlan sırıtarak.
— Yürüyüşe mi? İki gün mü sürer yürüyüş?
— Güzel bir yerde yürüyüş yaparsan sürer, demiş Keloğlan. — Hem bak, sana hediye getirdim.
Annesine ne getirdiğini uzatmış: pınarın yanındaki taşların arasından topladığı küçük, parlak, beyaz bir taş.
— Bu ne? diye sormuş annesi.
— Sabahın ilk ışığında parlıyor, demiş Keloğlan. — Tıpkı sen gibi.
Keloğlan ile Üç Renkli Tilkinin SınavıAnnesi oğluna bakıp gülümsemiş. Sonra onu yanına çekip başını okşamış.
— Kel kafa, demiş sevgiyle. — Seni çok seviyorum.
— Ben de seni, demiş Keloğlan. — Çok.
O günden sonra Keloğlan’ın annesi iyileşmiş, her gün biraz daha güçlenmiş. Köylüler Keloğlan’ın yolculuğunu duymuş, şaşırmışlar. Kimisi inanmamış. Kimisi “Keloğlan’dan beklenir mi?” demiş. Ama Dede Osman gülümseyip demiş ki:
— Ben beklerdim. Ben hep beklerdim.
Ve Keloğlan, annesiyle birlikte, o küçük köyde huzurla yaşamış. Her yol ayrımında durmuş, etrafına bakmış. Yardıma ihtiyacı olan birini gördüğünde hemen yanına gitmiş, elini uzatmış. Çünkü üç renkli tilki ona bir şey öğretmiş: en uzun yollar yürekte başlar, en güzel varışlar ise paylaşıldığında olur.
Bir varmış, bir yokmuş. İşte masal bu kadarmış. Kim dinledi, yüreği açılmış; kim anladı, yolu aydınlanmış.

Yorum Yap