Eylül’ün Defteri: Bir Şehir Çocuğunun Masalı

Eylül’ün Defteri: Bir Şehir Çocuğunun Masalı

Konu: Sekiz yaşındaki Eylül, büyük şehrin ortasındaki eski bir apartmanda annesi, babası ve kardeşiyle yaşar. Her sabah pencereden baktığı çatı kedisi Pamuk, parktaki salıncak, sokaktaki simitçi amca ve en yakın arkadaşı Defne onun dünyasını oluşturur. Arkadaşının teşvikiyle ilk masalını yazan Eylül, aslında her gün yaşadığı sıradan anların birer masal olduğunu keşfeder. Masal, çocukların kendi hikâyelerini yazma cesaretini, sıradanlığın içindeki güzelliği görme yeteneğini ve paylaşmanın mutluluğunu anlatır.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, büyük şehrin kalabalık caddelerinde, gökdelenlerin arasında, tramvayların geçtiği bir yerde, Eylül isimli küçük bir kız çocuğu yaşarmış.
Eylül, sekiz yaşındaymış. Saçları, sonbahar yaprakları gibi kızıl-kahve, gözleri ise gökdelenlerin arasından görünen gökyüzü gibi masmaviymiş. Eylül, annesi, babası ve küçük kardeşi Kuzey ile birlikte, şehrin ortasındaki eski bir apartmanın dördüncü katında yaşıyormuş. Apartmanın duvarlarında, yılların izleri vardı. Bazı yerlerde boyalar dökülmüş, bazı yerlerde sarmaşıklar tırmanıyormuş. Ama bu apartman, Eylül için dünyanın en güzel yeriydi.
Her sabah, Eylül, penceresinden dışarı bakarmış. Karşı apartmanın çatısında, beyaz tüylü, sarı gözlü, burnu pembe, oldukça tombul bir kedi otururmuş. Eylül, ona Pamuk adını vermiş. Pamuk, her sabah aynı saatte, aynı yerde, aynı pozda oturur, Eylül’e bakarmış. Sanki bir anlaşmaları varmış gibi. Eylül el sallar, Pamuk kuyruğunu sallarmış. Bazen Pamuk, çatının kenarından yürür, duvarın üzerinden atlar, sokaktaki ağaca tırmanır, oradan da Eylül’ün apartmanının balkonuna gelirmiş. Ama apartmanın kapıcısı amca, kedileri içeri almazmış. “Apartman kuralları,” derdi. Eylül, Pamuk’u her seferinde seve seve, “Yarın yine gel, tamam mı?” diyerek uğurlarmış.
Eylül’ün okulu, evine yürüyerek on beş dakika uzaktaymış. Her sabah, annesi ona kahvaltı hazırlarmış. Bazen peynir-ekmek, bazen bal-kaymak, bazen de anneannesinden kalma tarifle yapılmış, üzeri susamlı, içi peynirli poğaçalar. Eylül, kahvaltısını yaparken, mutfak penceresinden dışarıyı izlermiş. Sokaktaki fırından ekmek kokusu gelirmiş. Komşu teyze, balkonundaki çiçekleri suluyormuş. Aşağıda, simitçi amca, “Taze simit, taze simit!” diye bağırıyormuş. Eylül, bazen pencereden el sallar, simitçi amca da şapkasıyla selam verirmiş.
Okula giderken, Eylül’ün yolu parktan geçermiş. Bu park, şehrin ortasında, ağaçların arasında, küçük bir yeşil alanmış. Parkın ortasında, demirden yapılmış, biraz paslanmış ama hâlâ dimdik duran bir salıncak varmış. Eylül, bu salıncağı çok severmiş. Her gün okuldan önce ya da sonra, salıncağa biner, ayaklarını yere vurur, hafifçe sallanırmış. Salıncağın zincirleri, gıcır gıcır ses çıkarırmış. Eylül, bu sesi severmiş. “Bu ses, salıncağın şarkısı,” derdi.
Parkta, Eylül’ün en yakın arkadaşı, Defne vardı. Defne, Eylül’le aynı sınıftaymış. Saçları örgülü, gözlüklü, kitap kurdu bir kızmış. Defne, her gün yanında bir kitap taşırmış. Bazen masal kitabı, bazen resimli hayvan hikâyeleri, bazen de çizgi roman. Eylül ve Defne, salıncağın yanındaki banka oturur, kitapları paylaşırlarmış. Defne okur, Eylül dinlermiş. Bazen roller değişirmiş, Eylül okur, Defne dinlermiş.
“Eylül,” demişti Defne bir gün, “sen hiç kendi masalını yazdın mı?”
“Ben mi?” diye şaşırmıştı Eylül. “Ben masal yazamam ki. Masalları büyük yazarlar yazar.”
“Hayır,” demişti Defne, gözlüklerini düzeltip. “Masalları herkes yazar. Sen de yazabilirsin. Mesela, Pamuk’un masalını yaz.”
Eylül düşünmüş. Gerçekten de, Pamuk’un bir masalı olabilir miydi? Ama o sırada, okul zili çalmış ve konu kapanmış.
O gün, okulda matematik dersi varmış. Eylül, matematiği severmiş ama bazen zorlanırmış. Öğretmeni, Zeynep Hanım, genç, güleryüzlü, sabırlı bir öğretmenmiş. Eylül soru sorunca, hemen yanına gelir, tahtada çizer, anlatırmış. “Eylül,” demişti Zeynep Hanım bir gün, “sen çok meraklısın. Merak, öğrenmenin ilk adımıdır. Merak ettiğin her şeyi sorabilirsin.”
Eylül, bu sözü hiç unutmamış. Her gün yeni bir şey öğrenmek için sabırsızlanırmış. Okulda, resim dersi vardı. Eylül, resim yapmayı çok severmiş. Fırçaları, boyaları, kağıtları… Hepsi onun için sihirli araçlarmış. Bir gün, öğretmeni, “Şehrinizin bir köşesini çizin,” demiş. Eylül, apartmanını, penceresini, karşı çatıdaki Pamuk’u, sokaktaki simitçi amcayı, parktaki salıncağı çizmiş. Resim, öyle canlıymış ki, sanki içine girip dolaşabilirmişsiniz.
“Vay canına, Eylül!” demişti Zeynep Hanım. “Bu resim, bir masal kitabının içinden çıkmış gibi.”
Eylül utanmış ama içi de gururla dolmuş. Akşam eve giderken, resmi annesine göstermiş. Annesi, mutfakta yemek yaparken, elindeki kaşığı bırakmış, resme bakmış. “Kızım, sen gerçekten yeteneklisin. Bu resim, duvarımıza asılmalı.”
Babası, işten gelince, resmi görmüş. “Benim kızım ressam olacak,” demiş, Eylül’ü kucağına alıp havaya kaldırmış. Eylül, babasının omuzlarından, tavanı görmüş. Orada, küçük bir çatlak vardı. Sanki bir yıldız şeklindeymiş. Eylül, o çatlağa bakıp gülümsemiş. “Bak baba, tavanda bir yıldız var.”
Babası başını kaldırmış. “Haklısın kızım. Bu ev, bize yıldızları hatırlatıyor.”
O akşam, yemekte, ailece oturmuşlar. Masa, annenin yaptığı mercimek çorbası, babanın getirdiği ekmek, Eylül’ün salatası, Kuzey’in de yardım ettiği — aslında çoğunlukla dağıttığı — yoğurtla donanmış. Konuşmuşlar, gülmüşler, bazen sessiz kalmışlar. Ama o sessizlik, huzurlu bir sessizlikmiş.
“Anne,” demiş Eylül, “biz neden bu apartmanda yaşıyoruz? Yeni bir eve taşınabilir miyiz?”
Annesi, kaşığını bırakmış. “Eylül, bu apartman eski, evet. Ama burada anneannemin, babaannemin hatıraları var. Bu mutfakta, annem benimle pasta yaptı. Bu salonda, babam bana masal okudu. Bu duvarlar, bizim hikâyemizi biliyor. Yeni bir ev, güzel olabilir. Ama bu ev, bizim.”
Eylül, annesinin sözlerini düşünmüş. Gerçekten de, bu ev, kokusu, sesi, havasıyla ona aitmiş. Pencereden gelen tramvay sesi, komşunun radyosu, merdivenlerdeki ayak sesleri… Hepsi, bu evin bir parçasıymış.
O gece, Eylül, yatağında, tavandaki yıldız çatlağa bakarak uyumaya çalışmış. Ama uyuyamamış. Aklında, Defne’nin sözleri varmış. “Sen de masal yazabilirsin.” Pencereden dışarı bakmış. Pamuk, çatıda, ay ışığında, gümüşi bir top gibi parlıyormuş. Sanki bekliyormuş.

Eylül’ün Defteri: Bir Şehir Çocuğunun Masalı

Eylül, kalkmış, masasına oturmuş, defterini açmış. Kalem, elinde terlemiş. Nereden başlayacakmış? “Bir varmış, bir yokmuş,” yazmış. Sonra durmuş. Bu, başkalarının masalıydı. Onun masalı, farklı olmalıydı.
“Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, büyük şehrin ortasında, eski bir apartmanın dördüncü katında, Eylül isimli bir kız çocuğu yaşarmış…”
Yazmış, yazmış, yazmış. Gözleri kapanana kadar yazmış. Sonra, masanın başında, kollarının üzerinde uyuya kalmış.
Sabah olmuş. Annesi, odaya girmiş, Eylül’ü görmüş. Gülümsemiş, üzerine bir battaniye örtmüş. Kahvaltıyı hazırlamış. Eylül, battaniyenin kokusuyla uyanmış. Gözlerini ovuşturmuş, masasına bakmış. Defter, açık duruyormuş. Yazdıklarını okumuş. Bazı yerlerde imla hatası varmış, bazı yerlerde cümleler yarım kalmış. Ama o yazdıkları, onun yazdıklarıymış.
Kahvaltıda, annesine anlatmış. “Anne, dün gece bir masal yazdım.”
“Gerçekten mi?” demiş annesi, gözleri parlayarak. “Okur musun bana?”
Eylül, utanmış. “Ama tam bitmedi. Ve çok güzel değil.”
“Masallar, bitince güzel olur,” demiş annesi. “Ve güzellik, gözü görende. Senin gözünde güzelse, bana da güzeldir.”
Eylül, defterini almış, annesine okumaya başlamış. “Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, büyük şehrin ortasında, eski bir apartmanın dördüncü katında, Eylül isimli bir kız çocuğu yaşarmış. Eylül’ün penceresinin karşısında, bir çatı vardı. Çatıda, Pamuk isimli bir kedi otururmuş. Her sabah, Eylül el sallar, Pamuk kuyruk sallarmış. Ama bir gün, Pamuk gelmemiş…”
Annesi, dinlerken, gözleri nemlenmiş. “Devamı var mı?” diye sormuş.
“Var,” demiş Eylül. “Ama daha yazmadım.”
“Yaz o zaman,” demiş annesi. “Ben merak ettim. Pamuk neden gelmemiş?”
O gün, okula giderken, Eylül, parkta Defne’ye anlatmış. Defne, gözlüklerini çıkarıp temizlemiş, tekrar takmış, sonra gülümsemiş. “Ben demiştim sana. Sen de yazabilirsin.”
“Ama hikâye bitmedi,” demiş Eylül. “Pamuk neden gelmemiş, bilmiyorum.”
“Bilirsin,” demiş Defne. “Sadece düşünmen lazım. Pamuk senin kedin. Onu en iyi sen bilirsin.”
Eylül, o gün okulda, dersleri dinlerken, aklında Pamuk vardı. Matematik problemi çözerken, “Pamuk belki hasta oldu,” diye düşünmüş. Resim dersinde, “Pamuk belki başka bir çatı buldu,” diye düşünmüş. Müzik dersinde, “Pamuk belki beni özledi ama gelemedi,” diye düşünmüş.
Akşam eve dönerken, parktan geçmiş. Salıncak, boş duruyormuş. Eylül, salıncağa binmiş, sallanmış. Zincirler, gıcır gıcır. Gözleri kapalı, düşünmüş. Pamuk, her sabah gelirdi. Neden bir gün gelmesin ki? Belki de, Pamuk’un da bir masalı vardı. Belki de, Pamuk, başka bir penceredeki başka bir çocuğa gidiyordu. Belki de, Pamuk, şehrin bütün çocuklarını ziyaret ediyordu.
Eylül, gözlerini açmış. “Anladım!” diye bağırmış. Salıncaktan inmiş, koşarak eve gitmiş.
Akşam yemeğinden sonra, masasına oturmuş, defterini açmış, yazmaya başlamış.
“…Pamuk, o sabah gelmemiş. Eylül, pencereden bakmış, bakmış, yok. Üzülmüş. Ama öğlen olduğunda, kapı çalmış. Komşu teyze, kucağında Pamuk’la gelmiş. ‘Bu kedi senin mi?’ demiş. ‘Bizim çatıya çıkmış, benim kızım sevdi ama her sabah buradan sizin pencereye bakıyor. Sizin olduğunu düşündüm.’ Eylül, Pamuk’u kucağına almış. Pamuk, mırıldanmış. Sanki, ‘Ben seni hiç unutmadım,’ diyormuş. Ama Eylül, komşu teyzenin kızına da üzülmüş. Onun da Pamuk’u sevdiğini anlamış. Eylül, komşu teyzenin kızıyla tanışmış. Adı, Elif’miş. Elif, Eylül’den bir yaş küçükmüş. Saçları kıvırcık, gözleri ela, gülüşü çiçek açan bir kızmış. Eylül ve Elif, Pamuk’u paylaşmaya karar vermişler. Bazı günler Eylül’ün evinde, bazı günler Elif’in evinde. Pamuk, iki pencere arasında mekik dokur olmuş. Her sabah, önce Eylül’e bakarmış, sonra Elif’e. İki çocuk, bir kedi, eski bir apartman, büyük bir şehir. Hepsi, bir arada, mutluymuş.”
Eylül, yazmayı bitirmiş. Gözleri, yorgun ama mutluymuş. Defterini kapatmış, yatağına yatmış. Tavandaki yıldız çatlağa bakmış. “Teşekkür ederim,” demiş, yıldıza. Kim bilir, belki yıldız da ona teşekkür etmiştir.
Ertesi gün, okulda, Defne’ye masalı okumuş. Defne, dinlerken, bazen gülümsemiş, bazen gözleri nemlenmiş. Sonunda, “Eylül,” demiş, “bu, gerçek bir masal. Çünkü gerçekten yaşanmış gibi.”
“Yaşanmadı ki,” demiş Eylül. “Ben uydurdum.”
“Ama yaşanabilir,” demiş Defne. “Ve belki de, bir gün yaşanacak. Masallar böyle olur. Gerçek olmayan ama olabilecek.”
Zeynep Hanım, masalı duymuş. Sınıfta, Eylül’e sormuş. “Eylül, bu masalı sınıfta okur musun?”
Eylül, kıpkırmızı olmuş. “Ama… ama…”
“Korkma,” demiş Zeynep Hanım. “Senin sesin, masalın için en güzel sestir.”
Eylül, ayağa kalkmış, defterini açmış, okumaya başlamış. İlk cümlede sesi titremiş. İkincide biraz düzelmiş. Üçüncüde, kendinden emin olmuş. Sınıf, sessizce dinlemiş. Bazı çocuklar gülümsemiş, bazıları hayranlıkla bakmış. Masal bitince, alkışlamışlar.
Eylül, yerine oturmuş. Yüzü kızarmış ama gözleri parlıyormuş. İlk kez, bir masal yazmış, ilk kez bir masal okumuş, ilk kez bir masal dinletmiş.
O akşam, eve giderken, Eylül, parkta durmuş. Salıncağa binmiş, sallanmış. Gözleri kapalı, düşünmüş. “Belki de,” demiş kendi kendine, “her gün yaşadığımız şeyler, birer masal. Sadece onları yazmamız, anlatmamız lazım.”
Eve varmış. Annesi, babası, Kuzey, onu bekliyormuş. Masa, yine çorbayla, ekmekle, salatayla donanmış. Ama bu sefer, masanın ortasında, Eylül’ün resim defteri duruyormuş.
“Bu ne?” diye sormuş Eylül.
“Annen, senin resimlerini bir dosyada biriktiriyormuş,” demiş babası. “Bugün, onları bir araya getirdik. Bak, ne kadar çok resim yapmışsın.”
Eylül, defteri açmış. İlk resim, üç yaşındaymış, düzgün değil, ama renkleri canlı. Sonra dört yaş, beş yaş, altı yaş… Her yıl, resimleri değişmiş, gelişmiş. Son resim, apartmanı, Pamuk’u, salıncağı, simitçi amcayı gösteriyormuş.
“Bunlar… benim masallarım,” demiş Eylül, fısıldarcasına.
“Evet,” demiş annesi. “Her resim, bir masal. Her masal, bir resim. Sen, küçük yaştan beri masal yazıyormuşsun. Sadece kelimelerle değil, renklerle.”
Eylül, gözlerini ovuşturmuş. “Anne, büyüyünce ne olacağım?”
“Ne olmak istersin?” diye sormuş annesi.
“Masal yazan biri,” demiş Eylül. “Ama sadece masal yazan değil. Masal yaşayan. Çünkü masallar, sadece kitaplarda değil. Sokakta, evde, okulda, parkta. Her yerde.”
Babası, Eylül’ü kucağına almış. “Kızım, sen zaten bir masalsın. Bizim masalımız.”
O gece, Eylül, yatağında, tavandaki yıldıza bakarak uyumuş. Rüyasında, Pamuk konuşuyormuş. “Teşekkür ederim, Eylül. Beni masalına aldığın için. Artık ben de sonsuza dek yaşayacağım.”
Eylül, gülümseyerek uyanmış. Pencereden dışarı bakmış. Pamuk, çatıda, her zamanki yerindeymiş. Eylül el sallamış, Pamuk kuyruk sallamış. Ama bu sefer, karşı çatıda, başka bir pencere daha açılmış. Elif, orada duruyormuş. Elif de el sallamış. Pamuk, iki pencere arasında bakmış. Sanki gülümsüyormuş.
Eylül, defterini açmış, yazmaya başlamış. “Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, büyük bir şehrin ortasında, eski bir apartmanın dördüncü katında, masal yazan bir kız çocuğu yaşarmış. Adı Eylül’dü. Ve Eylül, her gün yeni bir masal yazarmış. Çünkü her gün, yeni bir hikâye yaşarmış.”
Eylül, yazarken gülümsemiş. Çünkü biliyormuş ki, bu masalın sonu yok. Her gün, yeni bir sayfa açılacak. Her gün, yeni bir macera başlayacak. Ve o, o masalların yazarı, kahramanı, okuru olacak.
Ve yaşadı, mutlu oldu. Hatta daha da mutlu oldu. Çünkü Eylül, şehrin gürültüsü içinde, apartmanın eskiliğinde, sokakların kalabalığında, kendi masalını bulmuştu. Ve o masal, hiç bitmeyecekti. Her sabah, Pamuk’la başlayacak, salıncakla devam edecek, Defne’yle, Elif’le, annesiyle, babasıyla, öğretmeniyle büyüyecekti.
Bir varmış, bir yokmuş. İşte masal bu kadarmış. Kim dinledi, kalbine bir defter açmış, kim anladı, her günün bir masal olduğunu görmüş. Çünkü masallar, uzak diyarlarda değil, bizim penceremizin karşısındaki çatıda, sokaktaki simitçinin tezgâhında, okulun koridorlarında, evimizin mutfağında başlar. Sadece bakmak, görmek, hissetmek gerekir.

Yorum Yap