Keloğlan ve Köyün Kurak Çeşmesi
Konu: Anadolu’nun küçük bir köyünde yaşayan Keloğlan, kuraklık yüzünden köyün tek su kaynağı olan çeşmenin susuz kalmasıyla harekete geçer. Köyün yaşlılarını, gençlerini, çocuklarını bir araya getirerek hem boruları temizletir hem de dağdan yeni bir su kanalı kazdırır. Masal; birlikte çalışmanın, dayanışmanın, farklılıklara saygının ve küçük bir aklın bile büyük işler başarabileceğini anlatır.
Bir varmış, bir yokmuş. Anadolu’nun bağrında, yeşil vadilerle çevrili, küçük bir köy varmış. Bu köyde kerpiçten evler, taş duvarlar, dut ağaçları ve çınar altında toplanan dedeler varmış. Köyün tam ortasında ise yıllar önce yapılmış eski bir çeşme varmış. Çeşmenin suyu, dağların yamacındaki berrak bir kaynaktan beslenirmiş. Bu çeşmeden köyün bütün ihtiyacı karşılanırmış: çay demlenir, çamaşır yıkanır, hayvanlar sulanır, çocuklar oynarmış. Çeşmenin sesi, köyün en güzel melodisiymiş.
Bu köyde, annesiyle birlikte yaşayan bir çocuk varmış, Keloğlan. Her şeyi merak eder, her soruya cevap arar, hiçbir şeyi yarım yamalak bırakmazmış. Köyün bazı çocukları başta ona farklı olduğu için takılırmış, ama onu az tanıyanlar bile aklına ve iyi yürekliliğine hayran kalırmış.
Keloğlan annesiyle yaşarmış. Annesi Hatice Hanım, oğlunu sevgiyle, şefkatle büyütmüştü. Yoksuldular ama mutluydular. Annesi Keloğlan’la konuşurken hep şöyle derdi:
— Oğlum, saçın olmasa da aklın var. Aklın ve iyi yüreğin olan yerde her şey olur.
Keloğlan’ın en sevdiği yer, çeşmenin başıydı. Saatlerce orada oturur, suyu seyreder, böcekleri izler, dedelerle konuşurdu. Çeşmenin taşına yaslanır, “bir gün bu köye büyük bir iyilik yapacağım” diye düşünürmüş.
Bir yaz geldi. Sıcaklar çok şiddetli oldu. Yağmurlar yağmadı. Dereler kurumaya başladı. Tarlalarda ekinler sarardı. Ağaçların yaprakları buruştu. Köyün çeşmesinden de su yavaş yavaş azaldı.Köyün muhtarı Veli Amca, köy meydanında toplantı yaptı. Çınarın altına herkes toplandı. Yaşlılar, gençler, kadınlar, çocuklar… Hepsi endişeliydi.
— Köylüler, dedi muhtar. — Suyumuz azalıyor. Eğer böyle giderse çeşmemiz tamamen kuruyacak. O zaman ne içeceğiz, ne hayvanlarımızı sulayacağız, ne de tarlalarımızı sulayacağız. Acil bir çözüm bulmalıyız.
Köylüler endişelendi. Kimi başını öne eğdi, düşündü.
— Çeşmenin suyu dağlardan geliyor, dedi yaşlı İbrahim Dede. — Belki kaynak kurumuştur.
— Belki borular tıkanmıştır, dedi köyün demircisi Mustafa Usta.
— Belki bir şey yapamayız, dedi bir köylü. — Alın yazımız böyleymiş.
Tam herkes üzgün üzgün başını sallarken, çocukların arasından bir ses yükseldi.
— Belki bir çocuk bile çözüm bulabilir.
Herkes döndü. Ses, Keloğlan’ın sesiydi. Keloğlan ayağa kalkmıştı. Kısa boyu, parlak kafası, dikkatli gözleriyle herkesin dikkatini çekti.
Kimisi şaşkınlıkla gülümsedi, kimisi “sen daha çocuksun” dedi, kimisi “otur yerine” diye fısıldadı. Ama Keloğlan yılmadı.
— Köylüler, dedi. — Ben küçüğüm ama gözlerim keskindir. İzin verirseniz, çeşmenin etrafını inceleyeyim.
Muhtar Veli Amca, Keloğlan’a baktı. Çocuğun gözlerinde ciddi bir ışık vardı.
— İncele bakalım, dedi. — Ama tek başına değil. Yanına bir büyük verelim.
— Ben giderim, dedi İbrahim Dede. — Ben de merak ettim.
Keloğlan ve İbrahim Dede çeşmenin başına gittiler. Keloğlan dikkatli gözlerle her yere baktı. Su ince ince akıyordu. Çeşmenin taşlığının içine baktı, boruları inceledi, çevredeki toprağı kokladı.
Sonra boruların başladığı yere yürüdü. Dağın eteğinde eski bir kanal vardı. Kanal, yapraklarla, dallarla dolmuştu.— Dede, dedi Keloğlan. — Bak burada ne var. Kanal tıkanmış. Yapraklar, dallar, küçük taşlar suyun yolunu kapatmış.
İbrahim Dede eğildi, baktı.
— Haklısın evlat. Kanal gerçekten tıkanmış.
Keloğlan dağın yamacına baktı. Kaynak hâlâ akıyordu ama çok ince akıyordu.
— Dede, kaynak kurumamış ama zayıflamış. Suyu düzgün aktarsak, çeşmeye daha çok su gelecek.
İbrahim Dede, Keloğlan’ın başını okşadı.
— Sen gerçekten akıllısın evlat. Haydi köye söyleyelim.
İkisi köy meydanına döndü. Herkes hâlâ çınarın altında oturuyordu. Keloğlan muhtara döndü.
— Köylüler, dedi. — Suyun azalmasının sebebini bulduk.
— Nasıl? dedi muhtar.
— Çeşmenin suyu dağdaki kaynaktan geliyor. Ama yol boyunca borular ve kanal tıkanmış. Yapraklar, dallar, küçük taşlar suyun yolunu kapatmış. Bu yüzden su yavaş yavaş geliyor.
— Doğru mu? diye sordu bir köylü.
— Doğru, dedi İbrahim Dede. — Çocuk haklı. Ayrıca dağdaki kaynak azalmış ama kurumamış. Suyu düzgün aktarsak çeşme yine dolacak.
— Çözüm ne? dedi bir köylü.
— Boruları ve kanalı temizleyeceğiz, dedi Keloğlan. — Ve dağdan yeni bir kanal kazdıracağız. Böylece su daha hızlı akacak.
— Kim yapacak bunu? dedi başka bir köylü. — Hepimizin tarlası var, işi var.
— Birlikte yapacağız, dedi Keloğlan. — Herkes bir parça çalışacak. Büyükler boruları temizleyecek, gençler kanalı kazacak, çocuklar yaprakları toplayacak, kadınlar yemek yapacak. Herkesin bir görevi olacak.
Köylüler birbirine baktı. Keloğlan’ın önerisi hoşlarına gitti.
— Akıllı çocuk, dedi İbrahim Dede. — Haklısın. Birlikte yapalım.
— Hadi başlayalım, dedi muhtar.
Ertesi gün köy halkı toplandı. Keloğlan herkesi gruplara ayırdı. Küçük bir tahta parçasına herkesin görevini yazdı.
— İbrahim Dede ve Hüseyin Amca boruları kontrol edecek. Mustafa Usta aletleri hazırlayacak. Gençler küreklerle kanalı kazacak. Çocuklar çevreyi temizleyecek. Annem ve diğer kadınlar çalışanlara yemek yapacak.
— Ben ne yapacağım? dedi Cem, Keloğlan’ın en yakın arkadaşı.
— Sen en küçük çocuklarla birlikte yaprakları toplayacaksın. Ama dikkat edin, küçük böcekleri incitmeyin, yuvalarını bozmayın.
Cem başını salladı.
— Tamam Keloğlan.
Çalışma başladı. Köylüler sabahın erken saatinde işe koyuldular. Güneş henüz doğmadan çınarın altında buluştular. Herkesin elinde bir alet, omzunda bir umut vardı.
İbrahim Dede ve Hüseyin Amca çeşmenin borularını söktüler. İçlerinden yapraklar, dallar, küçük taşlar çıktı. Boruların içi yosun tutmuştu.
— Bak, dedi İbrahim Dede. — Çocuk haklıymış. Borular tıkanmış.
Mustafa Usta boruları temiz suyla yıkadı, küçük aletlerle kazıdı, sonra tekrar monte etti. Borular pırıl pırıl oldu.
Gençler ise dağdan çeşmeye kadar uzanan kanalı kazmaya başladılar. Toprak yumuşaktı ama taşlı yerler zorluydu. Bazen bir taşı tek başlarına çıkaramıyorlar, birlikte kaldırıyorlardı.
— Az kaldı, dedi Keloğlan. — Biraz daha sabır.
Çocuklar çevredeki yaprakları, çöpleri topladılar, sepetlere doldurdular. Küçük böcekleri dikkatle yaprakların altından alıp güvenli yerlere taşıdılar.
— Bak, dedi Cem. — Bir karınca yuvası var. Sakın yıkmayalım.
— Haklısın, dedi Keloğlan. — Karıncalar da bizim gibi çalışıyor. Onları kırmayalım.
Kadınlar köy meydanında büyük bir sofra kurdu. Çorba, pilav, ayran, taze ekmek… Herkes çalışırken bir yandan da karnını doyurdu.
Günler geçti. Kanal yavaş yavaş açıldı, borular temizlendi. Her akşam Keloğlan çalışmaları kontrol eder, eksikleri not alır, sonra herkesle paylaşırdı.
Bir gün yine çeşmenin başına gitti. Suyun sesi hâlâ zayıftı. Keloğlan düşündü, sonra aklına bir fikir geldi.
— Köylüler, dedi. — Bir fikrim daha var.
— Nedir? dedi muhtar.
— Çeşmenin etrafına ağaç dikelim. Ağaçlar toprağı tutar, suyun akışını düzenler. Hem gölge verir, hem de köyümüz güzelleşir.
— Güzel fikir, dedi İbrahim Dede.
— Ben meşe fidanı getirebilirim, dedi Mustafa Usta.
— Ben de çınar fidanı getirebilirim, dedi bir başka köylü.
O gün köylüler çeşmenin etrafına fidan diktiler, toprağı suladılar, fidanların etrafına küçük taşlar koydular.
Birkaç gün sonra bir sabah Keloğlan çeşmenin başına gitti. Su berrak berrak akıyordu. Çeşme dolmuştu. Sesi bütün köye yayılmıştı.
— Yaşasın! diye bağırdı.
Köy halkı toplandı. Herkes çeşmeye baktı. Çocuklar sevinçle dans etti.
— Keloğlan, dedi muhtar. — Sen bir kahramansın.
— Ben tek başıma bir şey yapmadım, dedi Keloğlan. — Hep birlikte yaptık.
— Haklısın, dedi İbrahim Dede. — Birlikte yaptık. Sen bize yolu gösterdin, biz de yürüdük.
O gün köyde küçük bir kutlama yapıldı. Çocuklar oynadı, büyükler sohbet etti, kadınlar tatlı yaptı. Çeşmenin etrafı çiçeklerle süslendi, yeni dikilen fidanlar küçük bayraklarla donatıldı.
Keloğlan annesine koştu.
— Anne, çeşme açıldı! dedi.
Annesi onu kucakladı. Gözleri doldu.
— Gurur duyuyorum oğlum, dedi. — Sen küçük ama aklın büyük.
— Anne, sen öğrettin, dedi Keloğlan. — Sen hep “aklın ve iyi yüreğin olan yerde her şey olur” derdin.
O günden sonra Keloğlan köyde “Köyün Akıl Çocuğu” diye tanındı. Onu başta farklı bulup takılan çocuklar bile artık onunla gurur duyuyor, birlikte oynamak istiyordu. Biliyordu ki büyük işler, küçük ama iyi niyetli akıllarla yapılırdı.
Köy güzelleşti. Yeni ağaçlar büyüdü. Çeşmenin etrafına taş banklar yapıldı. Köy meydanı yemyeşil oldu. Çocuklar çeşmenin başında oynadı, yaşlılar banklarda oturdu.
Birkaç ay sonra köye yaşlı, ak sakallı, bilge bir yolcu geldi. Köy meydanında oturdu, çeşmenin başından su içti.
— Sizden bir şey isteyeceğim, dedi.
— Buyurun, dedi muhtar. — Sizi ağırlamak bizim borcumuz.
— Köyünüze bir öğüt bırakacağım. Ama öğüdü alabilmeniz için bir bilmece çözmeniz gerek.
— Söyle, dedi Keloğlan, çeşmenin başından.
Yolcu gülümsedi.
— Dinleyin: “Ben yokken herkes beni arar. Ben varken kimse beni görmez. Nedir ben?”
Köylüler düşündü. Kimi “para” dedi, kimi “mutluluk” dedi, kimi “sevgi” dedi, kimi “bilgi” dedi.
Keloğlan düşündü, düşündü. Çeşmenin suyunu seyretti. Sonra gülümsedi.
— Bildim, dedi.
— Nedir?
— Su. Suyu ararız ama bol bol varken değerini bilmeyiz.
Yolcu güldü, gözleri parladı.
— Doğru bildin evlat. Sen kimsin?
— Ben Keloğlan’ım.
— Keloğlan, dedi yolcu. — Seninle gurur duydum. Sen bilge bir çocuksun. Bu köy, seninle şanslı.
Yolcu köyden ayrıldı. Ama köylüler bilmecenin cevabını unutmadılar. Çeşmenin başına küçük bir tahtaya bilmece ve cevabı yazıldı:
“Varken değerini bil, onu koru.”
Birkaç yıl geçti. Keloğlan büyüdü. Ama aklı ve yüreği hep aynı kaldı. Köyün çeşmesi hâlâ akıyor, kanal hâlâ temiz, ağaçlar hâlâ yeşildi. Çocuklar büyüdü, onların çocukları oldu. Her yeni nesil çeşmenin hikâyesini dinledi ve çeşmeye iyi baktı.
Keloğlan köyün en saygın insanlarından biri, zamanla muhtar yardımcısı oldu. Ama o kendini hep “kel bir köy çocuğu” olarak gördü. Çünkü biliyordu ki insanı insan yapan saçı değil, aklı ve yüreğiydi.
Yıllar sonra bir gün, o zamanlar bilmece bilmecesini duyup gitmiş olan yolcunun torunu olduğunu söyleyen başka bir yaşlı adam köye uğradı. Çeşmenin başına oturdu, çocukları yanına çağırdı.
— Çocuklar, gelin buraya.
Çocuklar koşarak geldi. Yaşlı adam onlara bir hikâye anlattı: çeşmeyi bir çocuğun nasıl kurtardığını, köyün nasıl birlikte çalıştığını, suyun nasıl geri aktığını.
— Kim bu çocuk? diye sordu küçük bir kız.
— Keloğlan, dedi adam. — Şu an köyümüzün muhtar yardımcısı olan kişi. Çeşmeyi kurtaran çocuk oydu.
Çocuklar şaşırdı.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten, dedi adam.
O gün Keloğlan köye geldi. Çocuklar etrafını sardı.
— Sen miydin çeşmeyi kurtaran? diye sordu bir çocuk.
— Biz kurtardık, dedi Keloğlan. — Ben tek başıma yapamazdım. Hep birlikte yaptık.
— Bize bir hikâye anlatır mısın?
Keloğlan gülümsedi.
— Anlatayım, dedi.
Çınar altında oturdu, çocuklar etrafına toplandı. Keloğlan, çeşmenin nasıl kuruduğunu, köyün nasıl birlikte çalıştığını, suyun nasıl geri geldiğini anlattı. Çocuklar büyülenmiş gibi dinledi.
— Peki, sonra ne oldu? diye sordu küçük bir kız.
— Sonra, dedi Keloğlan, — herkesin bir görevi vardı. Büyükler boruları temizledi, gençler kanalı kazdı, çocuklar yaprakları topladı, anneler yemek yaptı. Hep birlikte çalıştık.
— Ve çeşme aktı?
— Çeşme aktı, dedi Keloğlan. — Hâlâ akıyor. Ve sen de bir gün bu çeşmeye iyi bakacaksın, değil mi?
Küçük kız başını salladı.
— Bakacağım.
— Ben de, dedi küçük bir oğlan.
— Ben de, dedi Cem’in küçük kardeşi.
Keloğlan çocukların gözlerinde kendini gördü. Aynı merak, aynı kararlılık, aynı iyilik isteği.
— Çocuklar, dedi Keloğlan. — Bir gün siz de büyüyeceksiniz. Çeşmeye siz bakacaksınız. Ağaçları siz dikeceksiniz. Yolları siz onaracaksınız. Çünkü bu köy sizin.
— Biliyoruz, dedi çocuklar.
O gün çocuklar çeşmenin etrafına küçük çiçekler dikti. Her biri bir çiçek dikti. Keloğlan onları izledi, içi gururla doldu.
Akşam olduğunda çocuklar evlerine dağıldı. Keloğlan çeşmenin başında bir süre oturdu, suyun sesini dinledi. Yıllar önce bu ses susmuştu, şimdi yine akıyordu.
— Anne, dedi içinden. — Haklıydın. Aklın ve iyi yüreğin olan yerde her şey olur.
Annesi çoktan yaşlanmıştı ama hâlâ sağdı. Akşam onu ziyarete gitti. Annesi, oğlunu görünce gülümsedi.
— Geldin mi oğlum?
— Geldim anne. Çocukların çiçek diktiğini, köyün nasıl güzelleştiğini annesine bahsetti.
— Gurur duyuyorum seninle oğlum, dedi yine.
Keloğlan annesinin elini tuttu.
— Anne, ben sensiz hiçbir şey yapamazdım. Sen bana sevgiyi öğrettin, sen bana paylaşmayı öğrettin.
— Ben sadece annelik yaptım, dedi anne.
— Ama iyi bir annelik, dünyayı değiştirir, dedi Keloğlan.
O gece Keloğlan yatağına girdi. Penceresinden ay ışığı görünüyordu, dışarıda çekirgelerin sesi vardı. Köy sessizleşmişti.
Gözlerini kapattı. Rüyasında küçük bir çocuk gördü. Çocuk çeşmenin başında oturuyordu, başı parlaktı. Keloğlan çocuğa gülümsedi.
— Sen kimsin? diye sordu rüyasında.
— Ben senin küçük halinim, dedi çocuk.
— Ne yapıyorsun?
— Çeşmeyi bekliyorum.
— Neden?
— Çünkü çeşme, bizim her şeyimiz.
Sabah olduğunda Keloğlan uyandı. Pencereyi açtı, köye baktı. Çeşme hâlâ akıyordu. Çocuklar yine çeşmenin başına koşuyordu. Kuşlar ötüyordu, güneş doğuyordu.
— Günaydın köy, dedi Keloğlan.
Ve biliyordu ki bu köy hep böyle kalacaktı: çeşmesi akan, ağaçları yeşeren, çocukları gülen bir köy.
Birkaç yıl daha geçti. Keloğlan’ın saçı çıkmadı ama yüreği daha da büyüdü. Çocuklar büyüdü, kendi çocukları oldu. Keloğlan’ın öğretisi nesilden nesle aktarıldı.
Bir gün Keloğlan çınarın altında oturuyordu. Yanına küçük bir çocuk geldi. Çocuğun başı da parlaktı.
— Keloğlan Amca, dedi çocuk. — Ben de kelim. Bazıları bana takılıyor.
Keloğlan çocuğun başını okşadı.
— Saçın olmasa da aklın var, dedi. — Aklın ve iyi yüreğin olan yerde her şey olur. Sen de zamanla göreceksin, seni gerçekten tanıyanlar farklılığına değil, kim olduğuna bakacak.
Çocuğun gözleri parladı.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten, dedi Keloğlan. — Ben de kel bir çocuktum. Bazıları bana takılırdı. Ama çeşmeyi ben kurtardım, bilmeceyi ben çözdüm, köye yardım ettim. Saçımla değil, aklımla ve iyi niyetimle yaptım.
Çocuk Keloğlan’ın elini tuttu.
— Ben de büyüyünce köye yardım edeceğim.
— Biliyorum, dedi Keloğlan. — Çünkü sen benim küçük halimsin.
O gün Keloğlan ve küçük çocuk çeşmenin başına gittiler, sudan içtiler. Su hâlâ berrak ve soğuktu.
— Bak küçük, dedi Keloğlan. — Bu su yıllardır akıyor. Hiç durmadı, hiç kurumadı.
— Neden?
— Çünkü biz ona iyi bakıyoruz. Kanalı temizliyoruz, boruları onarıyoruz, ağaçları dikiyoruz.
— Ben de yardım edeceğim, dedi küçük çocuk.
— Biliyorum, dedi Keloğlan.
O günden sonra küçük çocuk Keloğlan’ın yanından ayrılmadı. Onun gibi köyün çeşmesine baktı, ağaçları dikti, köyün çocuklarına oyunlar öğretti.
Ve Keloğlan’ın aklı, köyün kalbinde sonsuza dek parladı.
Keloğlan büyüdü, ama hep köyün çocuğu kaldı. Çeşme aktı, ağaçlar büyüdü, çocuklar oynadı. Köy, Anadolu’nun en sevilen köyü oldu. Çünkü bir köyü güzel yapan binalar değil, insanların birbirine olan sevgisi ve saygısıydı.
Her bahar çeşmenin etrafı çiçeklerle donandı. Her yaz çocuklar çeşmenin başında oynadı. Her sonbahar yaşlılar banklarda oturdu. Ve Keloğlan’ın hikâyesi nesilden nesle anlatıldı.
İşte bu masal da böylece bitti. Siz de kendi köyünüzde, kendi şehrinizde küçük bir Keloğlan olun. Yeter ki merak edin, yeter ki birbirinize yardım edin, yeter ki farklı olana saygı gösterin, yeter ki doğaya saygı gösterin. Çünkü en büyük bilgelik paylaşmaktır, en büyük güç ise birlikte çalışmaktır.