Bulutların Üstündeki Gizli Bahçe
Konu: Küçük Rüzgâr, gökyüzüne meraklı, hayalperest bir çocuktur. Bir gece rüyasında, onu bulutların üstüne çıkaracak sihirli bir tohum bulur. Tohumdan büyüyen fasulye sırığına tırmanarak, zamanın kaybolduğu, şarkı söyleyen çiçeklerle dolu gizli bir bahçeye ulaşır. Bu bahçenin yaşlı koruyucusuyla tanışan Rüzgâr, bahçeyi soldurmaya başlayan sessizliğin sırrını çözmek zorundadır. Masal, gerçek cesaretin sessizlikte bile umudu ve neşeyi bulabilmek olduğunu anlatır.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların doruklarını bile seyre dalan yemyeşil bir vadide, küçük bir kasaba varmış. Bu kasabanın en ucunda, çatısı kırmızı kiremitli, pencereleri sardunyalarla süslü şirin bir evde, Rüzgâr adında bir çocuk yaşarmış. Rüzgâr’ın saçları, tıpkı ismi gibi, alnının üstünde hep dağınık ve uçuşan bir perçemle durur, gözleri ise tıpkı yaz göğü gibi masmavi parıldarmış.
Rüzgâr, diğer çocuklardan biraz farklıymış. Top oynamayı, koşturmayı çok sevse de, en büyük keyfi sırtüstü çimenlere uzanıp gökyüzünü seyretmekmiş. Pamuk gibi bulutları saatlerce izler, onları bir ejderhaya, kocaman bir gemiye veya sakallı bir dedeye benzetirmiş. “Acaba bulutların üstünde ne var?” diye düşünür dururmuş. “O pamuk gibi yığınların üstüne bassam, ayaklarım batar mı yoksa bir zıplar mıyım? Belki de hiç bilmediğim yaratıklar yaşıyordur orada, kocaman balinalar gibi süzülüp duruyorlardır.”
Annesi Rüzgâr’ın bu halini görünce gülümser, “Sen gökyüzüne aşık olmuşsun yavrum,” dermiş. Rüzgâr ise cevap verirmiş: “Ama anne, bu kadar büyük ve mavi bir şeyin içi boş olamaz ki! Elbet bir sırrı vardır.”
İşte böyle sıradan bir günün gecesinde, Rüzgâr yine penceresinin önünde oturmuş, dolunayın bulutları gümüş rengine boyayışını izliyormuş. O sırada, ay ışığının tam altında minik bir toz zerreciğinin dans ederek aşağıya doğru süzüldüğünü görmüş. Zerrecik, tıpkı görünmez bir iple ona doğru çekiliyormuş gibi, yavaşça Rüzgâr’ın avucuna konmuş. Rüzgâr avucunu açtığında, bunun bir toz zerreciği değil, sedef gibi parlayan minicik bir tohum olduğunu fark etmiş.
Tohum, avucunun içinde sıcacık bir kıvılcım gibi duruyormuş. Rüzgâr heyecanla tohumu bir saksıya ekmek istemiş ama o anda tohum avucundan sekip, pencerenin hemen altındaki toprağa düşmüş. Olanlara inanamayan Rüzgâr, hemen bir sürahi su alıp toprağa dökmüş. Ve işte o an, sanki bir rüyanın içindeymiş gibi, topraktan önce yemyeşil bir filiz fırlamış. Filiz hızla büyümüş, büyümüş, gövdesi kalınlaşmış ve bir fasulye sırığı gibi gökyüzüne doğru uzanmaya başlamış. Yaprakları öyle büyükmüş ki her biri birer merdiven basamağı gibi duruyormuş.
Rüzgâr, kalbi küt küt atarak yapraklardan birine basmış. Basmasıyla birlikte yaprak hafifçe yükselmiş ve sağlam bir şekilde onu taşımış. “Yukarı giden bir yol varsa, neden kullanmayayım?” diye düşünen Rüzgâr, cesaretini toplamış ve kendini yapraklara bırakıvermiş. Çık çık çık… Evin çatısı geçilmiş, kavak ağaçlarının tepesi minicik kalmış, dağların dorukları ayaklarının altında birer tepecik gibi görünmeye başlamış. Yukarı tırmandıkça hava serinlemiş ve mis gibi bir yağmur sonrası kokusuyla dolmuş.
Sonunda, fasulye sırığının sonuna gelmiş. Başını yukarı kaldırdığında, bembeyaz, pamuk gibi bir bulut tabakasını delip geçtiğini görmüş. Rüzgâr elini uzatıp bulutu aralamış ve kendini yukarı çekmiş. İşte tam o anda, gözlerine inanamamış. Bulutların üstü, aşağıdan görünen o dümdüz tarlalar gibi değilmiş! Burası, yemyeşil çimenlerle kaplı, uçsuz bucaksız bir yaylaymış. Ama en tuhafı, burada çimenlerin üstünde değil de, sanki bulutların içinde yürüyormuş gibi hissetmesiymiş. Her adım attığında, ayağının altından incecik bir müzik sesi yükseliyormuş: “Tınnnnn…” Rüzgâr şaşkınlıkla etrafına bakınırken, az ileride rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçe olduğunu fark etmiş.
Bu çiçekler, dünyadakilere hiç benzemiyormuş. Kırmızı bir lale, rüzgâr estikçe “Düt düt düüt!” diye trompet gibi ses çıkarıyormuş. Yanındaki mor sümbül, hafif bir zil sesiyle “Çiiin, çin, çin!” diye karşılık veriyormuş. Sarı papatyalar keman gibi tiz sesler çıkarırken, kocaman mavi çan çiçekleri, tıpkı bir obua gibi içli içli ötüyormuş. Burası, şarkı söyleyen çiçeklerle dolu, gizli bir bahçeymiş. Rüzgâr, bu büyüleyici müziği dinlerken birden gördükleri karşısında donup kalmış. Bahçenin bir kısmındaki çiçekler boyunlarını bükmüş, renkleri solmuş ve sessizliğe gömülmüştü. Tam orada, grileşmiş bir bulutun üzerine oturmuş, uzun beyaz sakalları ayaklarına kadar uzanan, gözleri bin yıllık bir yıldız gibi parlayan yaşlı bir adam duruyormuş.

Adam, Rüzgâr’ı görünce şaşırmamış, sadece derin bir iç çekmiş. Rüzgâr, “Merhaba dedeciğim, ben Rüzgâr. Burası neresi?” diye sormuş. Yaşlı adamın sesi, rüzgârın uğultusu gibi yumuşak ve hüzünlüymüş: “Burası Melodi Bahçesi hoş geldin küçük dostum. Ben de Gökyüzü Dede’yim, bu bahçenin koruyucusuyum. Gördüğün gibi, her çiçek farklı bir notayı söylüyor. Onların müziği, aşağıdaki dünyanın rüyalarını süslüyor. Ama son zamanlarda, bilinmez bir hüzün kapladı bahçenin yarısını. Notalar susuyor, renkler soluyor.”
Rüzgâr, solmuş çiçeklerden birinin yanına gitmiş. Yapraklarını okşamış. “Peki neden susuyorlar?” demiş. Gökyüzü Dede, “Çünkü onların şarkı söylemesini sağlayan şey, yani Zaman Rüzgârı, bir süredir esmiyor. Nedenini bilmiyorum. Eski gücüm yetmiyor artık. Eğer Zaman Rüzgârı bir daha esmezse, tüm bahçe sessizliğe gömülecek ve dünyada hiçbir çocuk güzel rüyalar göremeyecek,” demiş. Rüzgâr’ın gözleri büyümüş. “Ama ben rüyalarımda hep buraya gelmek isterdim. Eğer bu müzik susarsa, benim gibi gökyüzünü sevenler ne yapar?”
Tam o sırada bahçenin müzikli kısmından yumuşacık bir esinti gelmiş. Rüzgâr, bu esintinin kulağına bir şeyler fısıldadığını hissetmiş. Ses sanki çok uzaklardan gelen bir ninni gibiymiş: “Git… Solan bahçenin kalbine… En yaşlı meşe… Onun kökleri yanıtı bilir.” Rüzgâr, korku ve heyecanın birbirine karıştığı bir duyguyla Gökyüzü Dede’ye bakmış. “Ben giderim,” demiş, “belki de benim ismim boşuna Rüzgâr değil. Belki de bu esintiyi ben bulurum.”
Gökyüzü Dede, Rüzgâr’ın bu cesareti karşısında gülümsemiş, solmuş çiçeklerin arasından ona bir yol göstermiş. Yol, gri bulutların içinden kıvrıla kıvrıla ilerliyormuş. Rüzgâr, yürüdükçe etraftaki sessizlik artmış, kendi ayak seslerini bile duyamaz olmuş. Bu sessizlik öyle yoğunmuş ki, içini bir ürperti kaplamış. Ama geri dönmeyi aklının ucundan bile geçirmemiş. Sonunda, kocaman, ama yaprakları tamamen dökülmüş, kuru bir meşe ağacının önüne gelmiş. Ağaç o kadar yaşlıymış ki, kabuklarında derin çizgiler vardı ve bu çizgiler eski bir haritaya benziyormuş.
Rüzgâr, ağacın köklerine doğru eğilmiş. Toprağı biraz eşeleyince, minik bir delik bulmuş. Delikten içeri baktığında, içeride kilitli bir müzik kutusu görmüş. Kutu, altından ve gümüşten yapılmış ama üzeri toz ve örümcek ağlarıyla kaplıymış. Rüzgâr, kutuyu dikkatlice çıkarmış ve üzerindeki minik anahtarı çevirmiş. Ama kutudan hiç ses çıkmamış. “Bozulmuş olmalı,” demiş Rüzgâr hayal kırıklığıyla. Tam o anda, müzik kutusunun üzerinde bir yazı fark etmiş. Yazıda şöyle yazıyormuş: “İçimdeki şarkıyı duymak için, dışarıdaki sesi dinle.”
Rüzgâr şaşırmış. “Ne demek bu şimdi? Dışarıdaki sesi nasıl dinleyeyim, burası zaten çok sessiz!” diye mırıldanmış. Sonra kendi sözleri kulağında yankılanmış: “Çok sessiz…” Gözlerini kapatmış, sadece dinlemiş. Sessizlik… Ve sonra, o derin sessizliğin içinde, çok uzaklardan gelen minicik bir ses duymuş. Bu, ne bir çiçek sesiymiş ne de bir rüzgâr uğultusu. Bu ses, kendi kalbinin atışıymış. Kalbi, “güm güm, güm güm” diye atıyormuş. Rüzgâr, kendi kalbinin ritmini dinlerken, o kocaman sessizlikte, bu minik sesin ne kadar cesurca ve düzenli attığını fark etmiş. İşte o an anlamış: Sessizlik korkulacak bir şey değilmiş. İnsanın kendi içindeki şarkıyı duyması için bir fırsatmış. İnsanın kendi cesareti, kendi merakı, aslında hiç susmayan en güzel müzikmiş.
Rüzgâr, müzik kutusunu göğsüne bastırmış. Kendi kalp atışının ritmiyle birlikte mırıldanmaya başlamış: “Güm güm… Rüzgâr es… Güm güm… Ses ver…” Ve birden, müzik kutusunun kapağı kendiliğinden açılıvermiş. Kutunun içinden, binbir renkli minik ışık zerreciği fırlamış. Bu zerreler, tıpkı bir kar fırtınası gibi ama sıcak ve ışıltılı bir şekilde etrafa yayılmış. Zaman Rüzgârı, işte bu zerrelerin dansından doğuyormuş. Işık zerreleri, o anda güçlü ama sıcak bir rüzgâra dönüşmüş. Bu rüzgâr, Rüzgâr’ın saçlarını okşayarak geçmiş ve hızla solan bahçeye doğru akmış.
Rüzgâr, arkasından koşarak bahçeye geri dönmüş. Gördüğü manzara karşısında ağzı açık kalmış. Zaman Rüzgârı, değdiği her solgun çiçeğe hayat veriyormuş. Gri yapraklar canlanıp rengârenk oluyor, eğik boyunlar dikleşiyormuş. En güzeli de, müziğin geri dönmesiymiş. Önce ziller çalan sümbüller, sonra keman gibi öten papatyalar, en sonra da trompet laleler şarkılarına kavuşmuş. Tüm bahçe, muhteşem bir senfoniyle inlemeye başlamış. Gökyüzü Dede’nin gözlerinden mutluluk yaşları süzülüyormuş. “Başardın küçük dostum! Kendi kalbindeki müziği bularak, Zaman Rüzgârını geri getirdin. Gerçek sihir, en zor anlarda bile içindeki sesi dinleyebilmekte saklıdır,” demiş.
Rüzgâr, o gece Melodi Bahçesi’nin bugüne dek verdiği en güzel konseri dinlemiş. Gökyüzü Dede ona, istediği zaman gelebilmesi için küçük bir bulut parçası hediye etmiş. Bulutu sıkınca, rüzgâr onu hep yukarı kaldırabilecekmiş. Güneş doğmaya başladığında, Rüzgâr yapraklardan aşağı kayarak evine dönmüş. Yatağına girdiğinde, ayaklarının altında hâlâ bulutların yumuşaklığını hissediyormuş. Gözlerini kapattığında, rüyasında tüm dünyadaki çocukların yüzünde, Melodi Bahçesi’nin şarkılarından gelen bir tebessüm varmış.
O günden sonra Rüzgâr, gökyüzüne bakmayı hiç bırakmamış. Ama artık biliyormuş ki, bazen en büyük maceralar ve en güzel müzikler, insanın kendi içinde, kalbinin en derin sessizliğinde başlıyormuş. Ve her ne zaman birisi “Acaba bulutların üstünde ne var?” diye sorsa, Rüzgâr göz kırpıp sadece şarkı söylemeye başlarmış: “Tınnn, düüt düüt, çinnnnn…” Göklerin ve kalplerin müziği hep böyle, sonsuza dek birlikte çalıp durmuş. Ve böylece, bu masal da burada tatlı bir rüzgâr olup esmiş gitmiş.




